Dünyamızdaki en “fedakar” dostlarımız, her yıl olduğu gibi geçen hafta da büyük bir kısmını kesip tükettiğimiz koyun, kuzu ve danalardır. İngilizcede “feast of sacrifice” olarak bilinen bu bayram, insanlığın kendi evlatlarını öldürmemesi adına yaklaşık 15-20 bin yıldan beri her gün yüz binlerce hayvanın boğazlandığını hatırlatmaktadır. Üstüne bir de “Allah kabul etsin” diyerek bu durumu akla uygun hale getirmek ve dini referansları kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanmak, tam da insan türünün karakterini yansıtan bir gelenektir. Böylelikle diğer günlerde mezbahalarda kesilen hayvanları, bu özel bayram vesilesiyle onurlandırmış oluruz!
Geçtiğimiz haftaki Kurban Bayramı, İstanbul’un fethiyle çakışınca havai fişek gösterileriyle birlikte, sayıları zaten azalmış olan “fedakar” kuşları da kutlamalarımıza dahil ettik. Bu, çok katmanlı ve sevap dolu bir uygulama oldu! Yine de Türk insanının, çok eski zamanlardan günümüze ulaşmayı başarmış olan saf, doğal ve naif yapısının içinde “insancıl” bir yönü olduğuna inanıyorum. Örneğin, kurban kesimleri sırasında Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu’nun açıklamalarına göre, yalnızca ilk günde 13.513 kasabamız ve vatandaşımız yaralanmış. Bu rakam, sadece hastaneye başvurmayı gerektiren vakaları kapsıyor; daha hafif yaralanmaları ve toplam zayiatı bilmiyoruz. Bu durumda insanımız da bir anlamda oldukça “fedakar” demek mümkün.
Bayram programları sırasında başka dikkat çekici bir olay da “CHP’nin ezeli ve ebedi başkanı” Kılıçdaroğlu’nun “güvercin uçuramama” anlarıydı. Kemal Bey, kendisinden ayrılmak istemeyen kuştan kurtulmak için çeşitli çabalar sarf etti; hatta elini yanındaki masaya sürttü ama bu da işe yaramadı. Giderek sinirlenen liderimiz, sonunda yanındaki koruma polisinden yardım istedi; o da havaya bir şaplak atarak kuşu kovaladı.
Bir diğer “bize özgü” gelişme, iki hafta önce Türk Dil Kurumu’nda meydana geldi. Edebiyatçı ve eleştirmen Nurullah Ataç’ın (1898-1957) ölüm günü vesilesiyle yapılan paylaşımda, kendisi yerine Amerikalı şair ve yazar Thomas Stearns Eliot’un resmi kullanıldı. Bu durumu “bir seferlik bir yanlışlık” olarak değerlendirebiliriz, ancak ilerleyen günlerde görüldü ki, kurum aynı hatalı resmi iki yıldır aynı günde kullanıyor ve hata fark edilince düzeltiyor! “Kurumsal devamlılık”, TDK’nin dilimize kazandırdığı önemli bir kavramdır; bunu unutmamak gerekir.
Ülkemizde, ABD’deki siyasi iktidarın Lara Loomer gibi olması için çaba gösteren iktidar yanlısı hanımlar mevcut; ancak o düzeyde bir çalışkanlık ve vizyonerlik pek görünmüyor. Ak Parti’yi destekleyen resmi statüde veya dışarıdan beslenen kardeşlerimize, bu hanımın aktivitelerini yakından takip etmelerini ve kendisini örnek almalarını öneriyorum. Ülkemiz etik anlamda gerçek bir bataklık halindeyken, bazı şovmenlerin yanı sıra şovvomenlerin de öne çıkması kaçınılmaz bir durum haline gelmiştir.
Bugün Türkiye, daha önce ortaya dökülen hukuki ve insani rezillikleri bile neredeyse arar hale gelmiştir. Örneğin, Kanye West adında bir sanatçı, İstanbul’da 118 bin kişinin katıldığı bir konser vermiştir. (Bu arada, ne kadar para aldığına dair bilgiye ulaşamadım; muhtemelen milyonlarca dolar kazanmıştır.) Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı, birkaç gün sonra “Nedir bu rezillik kardeşim; Kültür ve Turizm Bakanlığımız uyuyor mu? Buna kimsenin itiraz etmemesi vahimdir; muhafazakar kesim de bu kültürel kuşatmanın parçası haline geldi” şeklinde bir Twitter paylaşımı yaparak duruma dikkat çekmiştir. Her ne kadar bu açıklamayı yapan Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral Bey’in akrabaları da bu konsere katılmış ve sosyal medyada poz vermiş olsa da, bunları birbirinden ayırmak önemlidir! Başdanışmanlık bir mevkiidir; şahsi durumların ötesindedir.
Rahmetli Oğuz Atay’ın 70’li yılların ilk yarısında “Günlük”te yazdığı o meşhur cümle hala geçerlidir: “Üçkağıtçılık ve sahtekarlıkla ne devrim olur, ne de ümmet-i Muhammed kurtulur.” Kendi hatasıyla yüzleşemeyen ve özür dileyemeyen insanlar, “karşı” belledikleri tarafa daha da fazla saldırmak zorunda kalmaktadır.

Yorumlar kapalı.