Dünyanın herhangi bir köşesinde, o ülkedeki insanlar için benim kim olduğum sorusu aklımı kurcalıyor.
Kimlik belgelerim ve pasaportumdaki bilgiler, beni tanımlayan unsurlar. Yani ben, “Türk” ya da “Türkiye vatandaşı” olarak görülüyorum.
Bu durumda ne demek?
Bu sorunun yanıtı, o ülke insanlarının benimle ilgili sahip olduğu bilgi, düşünce ve duygulara bağlı.
Onlar, ne okudularsa, ne duyduysalar ya da hangi filmde beni gördülerse, tanımadan bile beni zihnlerinde bir yere yerleştiriyorlar.
Bu düşünce, aslında çok da haksız değil; sonuçta insanlar, gördükleri ve duydukları üzerinden yargılarını oluşturuyor.
* * *
Hayatımın önemli bir bölümünde, üç farklı ülkede yaşadım. Ne o ülkeleri ne de kendi ülkem Türkiye’yi ideal olarak görmüyorum. Olumsuz ya da olumlu görüşlerin bölge halkını değiştirmesi mümkün değil.
Ama birey olarak kendimizi değiştirme imkânımız var.
Farklı halklardan, tanıdığım insanlardan çok şey öğrenebiliyorum, bu iyi ya da kötü bir deneyim olabilir.
Hangi ülkede dostluklar kurdum sorusunun yanıtı Türkiye. Aynı şekilde hangi ülke ile sorunlarım oldu diye sorarsanız, yine Türkiye.
Memleketteki 86 milyon insanı tanıma şansım olsa, acaba kaç kişiyle gerçekten dost olabilirim?
Türklerin tarihi ve geçmişten gelen birçok özellik elbette beni etkiliyor. Ancak geçmişte ya da günümüzde onaylamadığım birçok şey de mevcut.
Bu nedenle, pasaportuma bakarak birkaç saniyede beni tanıdığını düşünenlerin yanılma ihtimali oldukça yüksek.
* * *
Milyonlarca insanın doğal bir gerçeklik olarak gördüğü “sınırlar”, yani ülkeler arasındaki korunan hudutlar beni rahatsız ediyor.
Bir ülkeden diğerine geçerken, çoğu zaman “potansiyel suçlu” muamelesi görüyorum (bazıları bunu nazikçe yapsa da, bazıları oldukça sert bir tavır sergiliyor).
Oysa dünya benim, herkesin. Ben böyle düşünüyorum.
Devlet aygıtlarının sınır güvenliği için aldığı önlemleri anlıyor olsam da, her seferinde buna tepki gösteriyorum.
Bir zamanlar daha sık kullanılan “dünya vatandaşı” tanımı var, ancak zamanla unutuldu.
* * *
Pasaportumu dikkatle inceleyen o kişinin kim olduğunu merak ediyorum. Kendi kişiliği, ilgi alanları ve zaafları neler?
“Farklı koşullarda karşılaşsaydık, arkadaş olabilir miydik?” diye düşünüyorum.
Birileri çıkıp “Kendi ülkenizden biri gibi olamazdı” demesin. Ülkeler, uluslar ve diller düşündüğünüz kadar önemli değil.
Zaten bunları bilinçli bir çaba ile seçmedik, hepsi birer tesadüf.
Birileri, bu tesadüflerle sahip olduğumuz özelliklerin “dünyanın en iyileri” olduğuna inanmamız için çaba sarf etti.
Bu isteğe çoğumuz uydu; zira çoğumuz, çaba sarf etmeden elde ettiğimiz şeylere değer vermeyi seviyoruz.
* * *
Sevdiğim ve beğendiğim insanlarla birlikte yaşamak istiyorum.
Aynı evde, apartmanda, mahallede, şehirde, ülkede…
Sevmediğim, özelliklerini beğenmediğim insanlarla yollarımın kesişmemesi benim için daha iyi.
Elbette, sevdiğim insanların ilgi alanlarının da benimkilerle örtüşmesini isterim.
Şu anda pasaportuma damga vurmuş bir devlet görevlisiyle belki de aynı müzikleri dinliyoruz ama bunu asla öğrenemeyeceğiz.
Dilin sorun olmadığını düşünenlere itiraz edeceğim; dil, öğrenilebilir.
Örneğin, yanımdan geçen görevli benim gibi hayvanları seviyorsa, dili bilmesek bile, bir Türk’ten daha yakın hissedebilirim kendimi.
* * *
Dün sabah, bu yazıya başlamadan önce AKM’deki “Türk Telekom Prime Kahve Konserleri” dahilinde Rahmaninov’un eserlerinden oluşan bir “romantik çello” dinledim. Piyanoda bir İngiliz kadın vardı.
O an düşündüm ki, ne Rahmaninov Putin’i, ne piyanist kadın Starmer’i, ne de ben Erdoğan’ı temsil ediyordum. Ama aynı ortamda bir araya geldik işte.
Acaba bir gün, bildiğimiz ulusların yerine, dünya ve hayata benzer bir bakış açısına sahip insanların bir araya geleceği topluluklar oluşabilir mi?
2015 yılında genç Çek siyasetçi Vit Jedlicka, Hırvatistan-Sırbistan sınırında “Özgür Liberland Cumhuriyeti” kurma girişiminde bulunmuştu. Sonuç ne oldu?
Umarım bu girişim, beni derinden etkileyen “Rose Adası’nın İnanılmaz Hikâyesi” gibi sonuçlanmaz.




Rose Adası’nın İnanılmaz Hikâyesi filmi Netflix’te izlenebilir