Cumhuriyetin kazanımları tehdit altında, laiklik ve seküler yaşam ise ciddi bir tehlike ile karşı karşıya. Muhalefetin sesinin kısıldığı, gazetecilerin her gün gözaltına alındığı bir ortamda, hâlâ “nasıl gazetecilik yapılır” tartışması yapmak mümkün mü? Asıl merak edilmesi gereken, bu ortamda kimlerin gazetecilik yaptığı ve kimlerin sustuğudur.
Bu metnin yazarı olan gazetecinin çalıştığı televizyon kanalı, ana haber bülteninin ortasında aniden kapatıldı. Tele1’e resmen baskı yapıldı ve kanalın Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, Silivri’de tutuklu bulunuyor.
Söz söyleyenlere gözdağı verilmekte, yazanlar ise yasaklarla karşılaşmakta…
Türkiye’de cumhuriyet yıkılmadı; adeta geri çekildi.
Acaba yazmaktan vazgeçmeli miydik?
Yazmayı tercih edenler, baskı altında kalmayı göze aldı. Bu geri çekilişin en sessiz tanıkları ise gazetecilerdir.
Hukukun çiğnendiği, laikliğin tehlikeye girdiği ve devletin iktidar partisi haline dönüştüğü bir dönemde yazmayacak mıydık?
Yazmayı tercih edenler var ama çoğu zaman seslerini çıkarmadılar.
Geldiğimiz noktada, cumhuriyetin temel ilkeleri “abartılı”, “zamansız” ve “toplumu geriyor” gibi gerekçelerle itibarsızlaştırılmakta. Gazeteciliğin görevi ise bu gerekçeleri sorgulamakken, birçok medya organı bunları normalleştiriyor.
Baskı artık sıradan
Gazeteciler gözaltına alınıyor, tutuklanıyor ve yargılanıyor. Pasaportlarına el konuluyor ve işsiz bırakılıyor. Geçtiğimiz gün, Ankara’nın önde gelen muhabirlerinden Alican Uludağ, yalnızca gerçeği yazdığı için tutuklandı. İkamet ettiği yer Ankara olmasına rağmen, 30 polisle evine baskın yapılarak İstanbul’a götürüldü. Üstelik hangi suçlamalarla karşı karşıya olduğu dahi bilinmiyor.
Tüm bu olaylar yaşanırken, iktidar hâlâ “özgür basın” masalı anlatıyor. Daha da kötüsü, bu masala inanan ya da inandırmaya çalışan bir medya yapısı mevcut.
Bugün sansür, yalnızca mahkeme kararı ile değil, telefonla, bakışlarla ve imalarla uygulanıyor. Haber merkezlerinde artık gazetecilik değil, risk analizi yapılıyor. “Bu doğru mu?” sorusu çoktan “Başımıza iş açar mı?” sorusuna dönüşmüş durumda.
Otosansür: Rejimin en sadık müttefiki
Bu ülkede iktidarın en sadık müttefiki otosansür haline geldi. Çünkü otosansürün bir bedeli yok. Savcı veya polis gerekmez; gazeteci kendini susturur, editör keser, yayın yönetmeni “şimdi sırası değil” der.
Sonuç olarak, haber yapılmaz, hakikat ertelenir ve toplum karanlığa alıştırılır.
Muhalefet susturulurken, gazetecilik tarafsız olamaz. Yangın varken bir gazetecinin, yanan kişinin fotoğrafını çekmek yerine onu kurtarmaya odaklanması gerekir.
Yaralı birine acil müdahale ederek hayata döndürme fırsatı varken, iki kare fotoğraf çekip “Ben işimi yapıyorum” deme lüksü yoktur.
Muhalefetin baskı altında olduğu bir ortamda gazetecilik, “iki tarafı dinlemek” anlamına gelmez. Çünkü ortada eşit taraflar yoktur. Bir taraf devlet gücüyle konuşur, diğer taraf savunma yapar. Gazeteciliğin bu eşitsizliği göz ardı etmesi, tarafsızlık değil; iktidarın dilini yeniden üretmektir.
Bu şartlarda gazetecilik yapılmaz mı?
Hayır, tam da bu şartlarda gazetecilik yapılır.
Evet, “bu şartlarda gazetecilik yapılamaz” diyenler var. Ancak bu cümle genellikle bir tespitten çok, bir kaçış gerekçesidir. Gazetecilik her zaman rahat zamanlarda yapılmıyor.
Baskının yoğunlaştığı yerde gazetecilik anlam kazanır. Herkesin sustuğu anlarda bir kişinin yazmasıyla başlar.
Çünkü bedel ödemeden gazetecilik olmaz; bu her zaman böyle olmuştur ve böyle devam edecektir.
Bedel ödemeden gazetecilik olmaz
Bunu artık açıkça belirtmek gerekiyor: Bedel ödemeden gazetecilik yürütmek mümkün değil. Bu bedel bazen işsizlik, bazen yalnızlık, bazen de mahkeme salonudur.
Ancak susmanın bedeli daha da büyüktür. Suskunluk, sadece bugünü değil, yarını da karanlığa teslim eder.
Tarih manşetleri değil, suskunlukları yargılar
Günümüzde gazetecilik, büyük laflar etmek değil; küçük ama inatçı kayıtlar tutmaktır. Bir gözaltını yazmak, bir hukuksuzluğu belgelemek, bir sesi kayda geçirmek… Tüm bunlar birer direniş biçimidir.
Artık gazetecilik, sadece bir meslek tanımından ibaret değil.



