Türkiye ile Almanya arasındaki iş gücü anlaşmasının 65. yıl dönümünde, Maxim Gorki Tiyatrosu ve Anadolu Kültür iş birliği ile Depo İstanbul’da “Aşk, Mark ve Ölüm” adlı sergi açıldı. Küratörlüğünü Shermin Langhoff’un üstlendiği bu sergi, göç temalarını alışılmışın dışındaki bir perspektiften ele almasıyla dikkat çekiyor. Almanya’da bir dönem Telefunken yurtlarında kalmış, yaratıcı ve özgür yaşam alanları bulmuş kadınların kişisel arşivlerine odaklanıyor.
Serginin adı, 1982’de yayımlanan ve Yeni Alman Dalgası müzik akımının temsilcilerinden İdeal grubuna ait bir şarkıdan alınıyor. Şarkının sözleri ise şair Aras Ören’e ait.
Serginin araştırma ekibinden Hülya Karcı, Erden Kosova ve serginin küratöryel asistanı Maral Müdok ile hem bu arşivsel tanıklığı hem de günümüzün değişen göç dinamiklerini konuştuk.

-Serginin çıkış noktasını nasıl tanımlarsınız? Aşk, Mark ve Ölüm sergisi nasıl bir araştırma süreci ile şekillendi ve izleyiciyi nasıl bir anlatı bekliyor?
Erden Kosova: Bu sergi, aslında geçen sonbaharda Berlin’deki Maxim Gorki Tiyatrosu tarafından düzenlenen 7. Berliner Herbstsalon Festivali’nin bir uzantısı olarak düşünülebilir. Kadın göçmen işçilerin Berlin’deki yaşamları üzerine odaklanıyoruz ve sergilediğimiz sanat eserleri, göç olgusunu, farklı kuşakları ele alıyor. Berliner Herbstsalon, Shermin Langhoff’un küratörlüğünde daha önceki edisyonların bir seçkisi olarak geliştirildi. Bu bağlamda, 1964 yılında Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş birinci kuşak kadınların hikayesine odaklanıyoruz ve bu temayı İstanbul’da izleyicilere sunmak istedik.
Maral Müdok: Sergi, iki kattan oluşuyor. Birinci katta arşiv odaklı işler var, ancak doğrudan sanat eseri olarak tanımlayabileceğimiz eserler de mevcut. Örneğin, Gülsün Karamustafa’nın “1 Mayıs 1977” adlı posterinin bir reprodüksiyonu sergileniyor. Ziyaretçiler, bu posterin önündeki yığınlardan kendilerine bir poster alabiliyorlar. Ayrıca, Serpil Yeter’in sergi için yaptığı yaklaşık 4 metre boyundaki bir resim de yer alıyor. Bu eser, sanatçının çalışan kadınların özgürleşmesine odaklandığı bir çalışma. Serpil Yeter, 1970’lerde Berlin’e gelen bir sanatçı ve onun deneyimleri de bu bağlamda önemli bir yere sahip.
E.K: İkinci katta ise tamamen sanat yapıtlarına ayrılmış bir alan var. Burada, Emine Sevgi Özdamar’ın 70’li yıllardan 90’lara kadar uzanan, daha önce sergilenmemiş görsel üretimleri yer alıyor. Bunun yanı sıra, videoların yer aldığı bir seçki mevcut. İrfan Önürmen’in eseri, bu bağlamda önemli bir yer tutuyor. Bu eser, Tophane Depo İstanbul’un konumuyla doğrudan bağlantılı olarak sergileniyor. İrfan Bey bu çalışmayı, iş gücü anlaşmasının 50. yılında sergilemişti. Bu eser, Almanya’ya giden işçilerin hikayesine ve şimdi görünürde olmayan işçi heykeline atıfta bulunuyor. İki ana dinamiği var: biri çikolata, diğeri ise işçi sınıfının değişen durumu.
Sergide ayrıca Semra Ertan’a ayrılmış bir bölüm var. Ablası Zühal Bilir-Meier, kendi geçmişine dönerek bir dil bilgisi kitabına yazdığı alıştırmaları psikanalist bir açıdan yeniden değerlendiriyor. Cana Bilir-Meier ise farklı kuşakların göçmenlik deneyimlerine dair videolar sunuyor.
M.M: Genç sanatçılardan Ahu Dural da sergide yer alıyor. Annesi, 1970’lerin sonunda Siemens’e işçi olarak gelmiş. Ahu, o dönemdeki konut sistemini ve kendi ailesinin hikayesini sanatına yansıtarak ifade ediyor.

-Serginin postmigrant tiyatro ile ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
E.K: Bu, 65 yıllık karmaşık bir sürecin yansıması. Şimdi üçüncü ve dördüncü kuşaktan bahsediyoruz. Bu kuşaklar, Almanya’da göçmen prototipine sahip değil ve oldukça heterojen bir yapıya sahipler. Kültürel üretim yapabilen, tiyatro, sinema ve edebiyat gibi alanlarda kendilerini ifade edebilen gençler var. Bu durum, göç sonrası yaşamı tanımlayan postmigrant estetik ve deneyimlerin oluşmasına zemin hazırlıyor.
Shermin Langhoff, postmigrant tiyatro kavramını geliştiren önemli figürlerden biridir. Kültürel çeşitliliği temsil eden projeleriyle, tiyatro sahnesinde de bu çeşitliliği görünür kılmaya çalıştı. Gorki Tiyatrosu da bu kapsamda, farklı kökenlerden gelen insanların kültürel üretimlerini sahnelemede önemli bir rol üstleniyor.
Hülya Karcı: Postmigrant tiyatro, çok kültürlü yaşamı tanımlayan bir kavramdır. Göçün sürekli ve süreklileşen bir süreç olduğunu anlatır. Almanya özelinde, göç sonrası yaşam, herkesin kendi dilinde sanat üretme hakkına sahip olduğu bir ortamı ifade eder. Berlin, bu anlamda güzel bir örnek teşkil ediyor. Son yıllarda artan edebi eserler, Almanya’da yaşayan göçmen kökenli yazarların kendi geçmişlerini anlatma çabalarını gösteriyor.
-Emine Sevgi Özdamar’ın eserleri, bu süreçte önemli bir yer tutuyor. Onun hikayesi, göçmen kadınların deneyimlerini nasıl etkiliyor?
M.M: Emine Sevgi Özdamar, genç yaşta tiyatro yapmaya başlamış ve Almanya’ya gelerek burada edindiği deneyimlerle hem edebiyat hem de tiyatro alanında önemli bir yere sahip olmuştur. Haliçli Köprü adlı romanında, Almanya’daki kadınların yaşamlarına dair zengin bir anlatım sunuyor.
E.K: Özdamar, Türkiye’deki entelektüel ve politik alanı Almanya’daki ile birleştirmeyi başaran nadir isimlerden biridir. Almanya’da geçirdiği süre zarfında, farklı kültürel deneyimlerini edindi ve bu süreçte kendini ifade etme fırsatı buldu. Eserleri, göçmen kimliğini aşarak evrensel bir sanatçının hikayesini anlatıyor.
H.K: Emine Sevgi Özdamar’ın sadece kendisi için değil, diğer kadınlar için de önemli bir süreyi temsil ettiğini düşünüyorum. Telefunken yurtlarında geçirilen süre, kadınların hayatında unutulmaz izler bırakmıştır.


Yorumlar kapalı.