Saray’ın CHP’nin liderliğine getirdiği Kemal Kılıçdaroğlu’nun “45 yıllık yol arkadaşı” ve eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu, Türkiye’de var olduğu iddia edilen “devlet aklı” kavramının ne anlama geldiğini sorguluyor.
Kuşoğlu, siyasette yaşanan her olayda bu “devlet aklı”nın etkisinin hissedildiğini belirtiyor.
Örneğin, Kuşoğlu, son Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu “devlet aklı”nın sonuçlara yaklaşık yüzde 2 oranında etki ettiğini ifade ediyor.
Bu oran, Erdoğan’ın seçimi kazanmasında belirleyici bir rol oynamış.
Kuşoğlu ile gerçekleştirilen söyleşi, Cansu Çamlıbel tarafından yapıldı ve dün iahaber’te yayımlandı.
Kuşoğlu’nun siyasetteki kariyeri oldukça ilginç bir yol izliyor.
Kariyerine DYP üyeliği ile başlayan Kuşoğlu, Ankara İl Başkanlığı görevini yürüttüğü dönemde DP’ye geçerek milletvekili adayı oldu. 2009 yılında Abdüllatif Şener ile birlikte Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Kılıçdaroğlu, CHP’nin başına geçtiğinde ise Türkiye Partisi’nden ayrılarak CHP’ye katıldı; çünkü o dönemde Kılıçdaroğlu SSK Genel Müdürü, Kuşoğlu ise SSK Genel Müdür Yardımcısıydı!
Siyasi duruşundaki bu değişimleri eleştirmek istemiyorum; zira insanların görüşleri zamanla değişebilir.
Ancak son günlerde gündemde olan “baba ocağı” tartışmaları nedeniyle Kuşoğlu’nun “baba ocağı”nın ne olduğunu merak ettim.
Kuşoğlu, Kılıçdaroğlu’nun partideki en yakın isimlerinden biri olarak “devlet aklı” meselesine dikkat çekiyor.
Bu “devlet aklı” kavramı, yandaş yazarların makalelerinde ve yandaş televizyonların yorumcularının ifadelerinde sıkça karşımıza çıkıyor.
“Devlet aklı” olarak adlandırılan bu kavram, çoğu zaman açıklanması zor olan her duruma atıfta bulunuyor.
Örneğin, Bölge Adliye Mahkemesi’nin “Ben hukuk dışıyım” diye bağıran butlan kararını vermesi, “devlet aklı”nın isteği olarak kolayca yorumlanabiliyor.
Kemal Kılıçdaroğlu da, bu akla uyarak kendisine verilen görevleri yerine getirdiği imasında bulunuyor.
“Sayın” diyenleri geçmişte hapse atan “devlet aklı”, şimdi Abdullah Öcalan’a “kurucu önder” unvanı verebiliyor.
Bu “devlet aklı” öyle işliyor ki, Ekrem İmamoğlu’nun gelecekte Cumhurbaşkanı seçileceğinden endişelenerek “düğmeye basıyor”, onu hapse atıyor, diplomasını iptal ediyor ve hatta casus olduğunu iddia ediyor!
Bununla birlikte, bu “devlet aklı”nın kimin veya kimlerin zihninde yer aldığını da merak ediyorum.
Devlet, soyut bir kavramdır. Evet, devletin somut kurumlarını görebiliyoruz ancak “devlet aklı” denilen şeyin bu kurumlardan bağımsız çalıştığı izlenimi veriliyor.
Oysa, “devlet aklı” diye bir olgu yoktur.
Türkiye’de yaşanan her şey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bilgisi dahilinde ve talimatlarıyla” gerçekleşiyor, bu açık bir gerçek.
Erdoğan’ın iki büyük korkusu bulunuyor: Birincisi seçime girememe, ikincisi ise seçimi kaybetme korkusu.
Seçime girememe sorununu TBMM’ye seçim kararı aldırarak aşması mümkün.
Bu doğrultuda geniş imkânları da mevcut: Vekillere iyi yerler vererek, devletin olanaklarını küçük de olsa kullanarak avantaj sağlaması mümkün.
Devlet kurumlarının arpalık olarak kullanılması ve zor günler için biriktirilmiş kaynakların dağıtılması gibi seçenekler de devrede.
Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye atanmasıyla birlikte, TBMM’nin seçimi öne çekme kararını alma çoğunluğuna ulaşması oldukça kolay hale geldi.
Bu nedenle, bu korkusunun geride kaldığı söylenebilir.
Asıl büyük korkusu, seçimi kaybetmek ve iktidardan düşmektir.
İmamoğlu’nun hapse atılması ve CHP’nin hukuk dışı bir mahkeme kararıyla etkisiz hale getirilmesi de bu korkunun bir yansımasıdır.
Eğer bir gün Erdoğan, kendisine tehdit olarak algıladığı başka isimler görmeye başlarsa, onlara da benzer engeller çıkarabilir.
Erdoğan’ın yeniden seçilememe korkusunun “devlet aklı”na bağlanması, onu bir kenarda “temiz” tutma çabasından kaynaklanıyor.
Halkın onaylamadığı her durum, bu “devlet aklı”na mal ediliyor.
Erdoğan, sanki durumdan habersiz bir seyirci konumunda kalıyor.
Bir akşam televizyonunu açtığında, ne görür? CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu’nun tayin edildiğini öğreniyor!
Tabii ki bu duruma ses çıkartmıyor, çünkü “devlet aklı” olduğuna inanıyor ve bu kararı o vermiş olmalı diye çorbasını içmeye devam ediyor.
Erdoğan’ın bu durumdan hoşlanıp hoşlanmadığına dair kesin bir bilgiye sahip değilim.
Ancak, işine gelip gelmediğini soracak olursanız, bunun kendisi için son derece avantajlı olduğu söylenebilir.


Yorumlar kapalı.