Üç yıl önce, AKP çevresinin ‘bey’ sıfatını bile reva görmediği, küçümseyerek “Bay Kemal” dediği, hatta sahte videolarla terörist ilan ettiği Kemal Kılıçdaroğlu, bugün aynı kadrolar tarafından “Kemal Bey” olarak övülüyorsa ve tüm yandaş medya tarafından göz bebeği haline getiriliyorsa, bu durum dikkate değer bir çelişkiyi ortaya koyuyor.
İki yıl öncesinde “bölücü hain”, “bebek katili” ve “terörist başı” olarak damgalanan Abdullah Öcalan, şimdi Meclis’te konuşması önerilen bir “kurucu önder” olarak değerlendiriliyorsa; Kürt siyasetini hain ilan eden ve Kürt milletvekillerinin vatandaşlıktan çıkarılmasını talep eden Bahçeli, Öcalan’ın müzakereci olarak belirlenmesini öneriyor ve DEM partili milletvekilleriyle samimi bir ilişki kuruyorsa, bu durum da başka bir ironi yaratıyor.
Bu değişimlerin bir hikmeti olduğu açıktır.
Geçmişte “hikmet-i hükûmet” ya da “hikmet-i devlet” olarak adlandırılan kavram günümüzde “devlet aklı” olarak ifade ediliyor. Fransızca “raison d’état” terimine dayanan bu kavram, “zorunlu neden” veya “gereklilik” anlamını taşımaktadır. Bu terimlerin dinî, felsefî ve siyasî boyutlarıyla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için geniş bir araştırma alanı bulunmaktadır. Günümüzde bu kavram, “devletin gücünü ve varlığını korumak için kriz anlarında hukuktan saparak yapılan uygulamalar” olarak tanımlanmaktadır.
Olağanüstü durumlarda, hikmet-i devlet anlayışı bazen hukuk devleti ile çelişmektedir. Güç sahibi olanlar, yargıyı etki altına alarak ya da darbelerle topluma müdahale edebilirler. Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu tür uygulamalar konusunda deneyimlidir.
Yazının başlığındaki sorunun cevabı, devlet aygıtına hakim olan güçlerin hikmet-i hükûmet anlayışında bulunabilir.
Yereli Aşan Büyük Proje
Eski güç dengelerinin sarsıldığı bir dönemde, emperyalist güçlerin Ortadoğu’daki stratejileri çerçevesinde, Batı’nın Türkiye’ye biçtiği yeni rolü açıklamak zordur. Ancak, bu süreçte Türkiye’nin, direnç göstermeyen, muhalefetten yoksun, göstermelik bir demokrasiyi benimsemiş bir ülke haline getirilmek istendiği anlaşılmaktadır. Bunun için otoriter ya da totaliter bir yönetim biçimi gerekmektedir. Hatırlanmalıdır ki, 2017 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişte Erdoğan öncüydü, ancak bu sürecin mimarı Devlet Bahçeli’ydi. Referandum sonuçlarının ardından, dönemin ABD büyükelçisinin “Biz de bunu istiyorduk” şeklindeki açıklaması hâlâ akıllardadır. Geçtiğimiz günlerde Trump’ın bölge valisi Tom Barrack’ın, Türkiye’de istikrar için otoriter liderlerin gerekli olduğunu vurgulaması da dikkat çekicidir.
Demokratik bir ortamda gerçekleştirilecek adil bir seçimde, AKP’nin birinci parti olamayacağı ve Erdoğan’ın güçlü bir rakip karşısında cumhurbaşkanlığına seçilemeyeceği, iktidar cephesinin de malumudur. Bu büyük projeye uygun olarak muhalefetin ortadan kaldırılması hedefleniyor. Kürt hareketi, Devlet Bahçeli’nin iç cepheyi güçlendirme amacı doğrultusunda zayıflatılmakta ve devlete entegre edilmektedir. Diğer bir önemli muhalefet unsuru olan Özgür Özel’li CHP ise 19 Mart 2025’ten itibaren adım adım geriletilecektir. Son hamle ise Kılıçdaroğlu ile gerçekleştirilecektir.
Kılıçdaroğlu Hain Değil, Görevlidir
Kılıçdaroğlu, Türkiye için tasarlanan gelecek projesinin bir aktörüdür. Devlet aklının ya da derin devletin bir görevlisi olarak hareket etmektedir. CHP’nin parçalanması ve seçimlere muhalefetsiz girilmesi için yürütülen operasyon, “kullanışlı Bay Kemal” aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Kılıçdaroğlu’nun son zamanlardaki tutumları ve koltuk hırsı, aklî melekelerinin zayıfladığı izlenimi verse de, bu durumu sadece şahsi hırsı ile açıklamak yeterli değildir. Onun, devlet aklını destekleyen bir rol üstlendiği düşüncesi, durumu kabullenmesinin sebeplerindendir.
Kemal Bey, “CHP’yi kuruluş kodlarına döndürmek”ten bahsederken, 1923’te kurulan Halk Fırkası’nın adının Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönüştüğü dönemin kodlarını hatırlatmaktadır. Ancak bu kodlar, günümüzde demokrasi ile bağdaşmamaktadır ve Türk devlet aklının tekçi, merkeziyetçi ve asimilasyonist çizgilerinden kaynaklanmaktadır. Özgür Özel, iktidarı devretmemeye kararlı Erdoğan tarafından desteklenen emperyalist projenin bir aracı olmayı reddettiği için “istenmeyen kişi” olarak damgalanmıştır.
Diğer yandan, iktidarın Kılıçdaroğlu ve çevresindekileri kullanarak yürüttüğü darbe operasyonunun, sadece Özgür Özel çizgisinde ilerleyen CHP’ye değil, CHP’nin varlığına yönelik bir tehdit olduğunu düşünüyorum. İlk birkaç gün içinde görülenler, Kemal Bey’in çizdiği donuk ve çatışmacı portre, kendisine verilmiş metni okuduğu izlenimi, partinin arındırılmasındaki geniş kapsamlı ihraçlar olacağına dair imalar, bu sürecin özellikle Kılıçdaroğlu için tasarlandığına işaret ediyor. Böyle bir liderin partiyi bir araya getirmesi veya kitleleri harekete geçirmesi mümkün görünmemektedir. Hesap, sadece yüzde 35’lere kadar çıkabilen, iktidar alternatifi olabilecek CHP’yi değil, Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki yüzde 20’lik, 25’lik CHP’yi de ortadan kaldırmaktır.
“Devlet aklı” sıradan bir akıl değildir. Türk toplumunun yüz yılı aşkın tarihine dayanan “devlet yüceltmesi”, halkın genetik kodlarına zaman zaman baskı ve korku ile, bazen de iradesini devlete devretme konforuyla işlenmiştir. İktidarlarını korumak için başvurulan devletin bekası mugalatası, aslında muktedirlerin kendi bekalarını koruma çabasıdır. Son günlerde tartışmaların merkezinde yer alan devlet aklı, günümüz koşullarında cumhuriyeti korumaktan ziyade, cumhuriyetin demokratikleşmesini engellemektedir. Kılıçdaroğlu da bu bağlamda, devlet aklının bir aracı olmayı tercih etmiş gibi görünmektedir.


Yorumlar kapalı.