Uzun bayram tatiline bir gün kala alınan CHP’ye dair mutlak butlan kararı, hafta başı itibarıyla daha fazla tartışılmaya başlandı. Saflar yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. İktidar kanadı “Biz bu işin hiçbir yerinde yokuz” dese de, Ekim 2024’ten bu yana ana muhalefete yönelik devam eden operasyonlar, halk arasında ‘hukuk değil, siyaset dizaynı’ algısını her geçen gün güçlendiriyor. Kemal Kılıçdaroğlu ve çevresi, ‘partide arınma’ ve ‘içerideki FETÖ’cüleri temizleme’ söylemiyle iktidar dilini kullanarak, Özgür Özel’in Gökçer Tahincioğlu ile yaptığı söyleşide ifade ettiği gibi ‘seçilmiş CHP’lileri hedef alsa da, bu çabalar pek inandırıcı olmaktan uzak kalıyor. Bu inandırıcılığın azalması, yargı kapısının sürekli açık kalmasına neden oluyor. Neredeyse her hafta yeni bir operasyona uyanılıyor. Buca Belediyesi operasyonuyla başlayan gün, CHP 38. kurultay delegeleri ve çevrelerinin hesaplarının inceleneceği haberiyle sona eriyor. Bugün, yarın veya haftaya neler olacağı ise belirsizliğini koruyor. Halk, gelişmeleri sorguladıkça ve konunun iktidar alanına taşındığı zamanlarda, genel olarak ‘beka’ ya da ‘devlet aklı’ söylemleri öne çıkıyor. Dünkü iahaber’te, Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı olarak tanımlanan Bülent Kuşoğlu da bu bağlamda ‘devlet aklı’ vurgusu yapan bir açıklama yaptı. 2024’ten bu yana merkezde ana muhalefetin olduğu yargı operasyonlarından, Kürt sorununun çözümünde birçok partinin bir araya gelmesi nedeniyle yaşanan gelişmelere kadar, Türkiye’nin içindeki sorunların her geçen gün büyümesine dair olumlu bir devlet aklı çıkar mı sorusu gündeme geliyor.
Silivri’de tutuklu bulunan iki isimle avukatları ve danışmanları aracılığıyla gerçekleştirdiğim, dünkü iahaber’te yayınlanan iki söyleşi üzerinden bu konuları ele almak istiyorum. Bunlardan biri Resul Emrah Şahan. Onun ‘devlet üzerinden’ yaptığı değerlendirme şöyle:
“Fraenkel’in meşhur norm devleti-tedbir devleti kavramlarının işlediğini düşünüyorum. Norm devleti, hukukun, kuralın ve öngörülebilirliğin işlediği devlettir. Yurttaş, hakkının hukukla korunduğunu, seçim sonuçlarının tanındığını ve mahkeme kararlarının delil ve adalete dayandığını bilir. Tedbir devleti ise olağanüstü reflekslerin devreye girdiği bir alandır. Burada hukuk, adaletin aracı olmaktan çıkar, yönetmenin aracına dönüşür. Hangi eylemin tehdit sayılacağına ve hangi kişi ya da grubun güvenlik şüphesiyle kuşatılacağına tedbir devleti kendi takdiriyle karar verir. O alan hukuki normdan ziyade, konjonktüre göre şekillenir. Kanun vardır, ama keyfi uygulanır. Mahkeme vardır, fakat güvence vermez. Süreç işler görünür, ama sonuçlar çoktan belirlenmiştir. Şimdi bu çerçevede Türkiye’de norm devletin tedbir devleti tarafından bütünüyle kuşatıldığı bir ortamda ilerlemeye çalışılıyor. İçinde bulunduğumuz hukuksuzluklar, baskılar ve operasyonlar, yerel demokrasiye, seçilmişlere ve halkın iradesine karşı bir tahakküm kurmaya çalışan demokrasi dışı bir tedbirin sonucudur. Tedbir, norm haline gelmiştir. Türk-Kürt-Alevi-Sünni tüm toplum kesimlerinin ikinci yüzyıl Cumhuriyeti’nde ortak bir gelecek idealinde buluşmasına, ülkenin daha demokratik, bölgede daha güçlü ve içeride güvenli bir yurt olmasına karşı yapılan hamlelerdir. Çünkü güvensizlik ve kutuplaşma üzerine inşa edilen bir tedbir devleti için demokrasi ve toplumsal barış, başlı başına engel teşkil eder. Bu nedenle yasal düzenlemelerin geciktirildiğini düşünüyorum.”
Resul Emrah Şahan’ın bu tanımından hareketle, Türkiye’ye farklı zamanlarda farklı kişiler tarafından dile getirilen ‘devlet aklı’nın kimin yanında olduğunu, ne şekilde tanımlanabileceğini tartışmalıyız. ‘Bir şeyler kurguladığı’ iddia edilen devlet aklının kimlerden oluştuğunu sorgulamak gerekir. Devlet aklı olarak tanımlanan bazı süreçlerin halkımıza ne büyük acılar yaşattığını unuttuk mu? Tanımlanamayan ve kimlerden oluştuğu belirsiz olan devlet aklı mı, yoksa ‘demokrasi, hukuk, yaşanabilir gelir ve geleceğe dair umut isteyenler’ mi kazanacak? Kimin galip geleceğine, tarih boyunca yapılan seçimler üzerinden tahmin yürütmek mümkün görünüyor.
Son olarak…
Ekrem İmamoğlu’nun sorularıma verdiği yanıtlardan üç önemli çıkarım yapmak mümkün. İlk olarak, mevcut yönetimin doğrudan eleştirilerden kaçındığı Kılıçdaroğlu’na açık bir şekilde yüklenerek köprüleri attığını söyleyebilirim:
“‘Dâhili bedhah kayyım’ diyorum ben ona. Çünkü bu partiyi dışarıdan yıkamayanlar, şimdi içeriden teslim almak istiyor. Yanlış mı? Hiç değil.”
İkinci olarak, her konuşmasında ‘devletin bir kesiminin sözleri olarak dinlenen’ MHP lideri Bahçeli ile ilgili söyledikleri. Bahçeli, İstanbul Büyükşehir Belediyesi davasının yeni açıldığı dönemde ‘tüm belge ve dokümanlar hızla ortaya konup yargılama canlı yayınlansın’ demişti. Bahçeli’nin çözüm barış arayışlarından ve CHP’de yaşananlara ilişkin hukuk çağrısı yapması üzerine söyledikleri de dikkate değer:
“Yüreği yeten devletin hukukuna sahip çıkar, sözünden de sakınmaz ve geri adım atmaz. Bugün Türkiye’nin geleceğinin önünde duran tek engel var. Eğer bu engelden rahatsızlarsa ortaya çıksınlar ve bizim yıllardır yaptığımız gibi ellerini taşın altına koysunlar. Yok, cesaretleri ve güçleri yetmiyorsa milletin gündeminden çıksınlar. Milletimiz de partimiz de gereğini yapacaktır. Ortaya karışık, ne olduğu belli olmayan ve hiçbir işe yaramayan sözlerin, Türkiye’de demokrasiyi bitirme aşamasına gelmiş bir iktidar ortamında hiçbir anlamı yoktur.”
İmamoğlu’nun ‘yeni parti kurulabilir mi?’ sorusuna verdiği yanıt da gidilen yönü gösteriyordu:
“Ya bir yol bulacağız ya bir yol yapacağız. O yol, hukukun, delegelerimizin ve millet iradesinin emrettiği şekliyle yol arkadaşım Sayın Özgür Özel’in Genel Başkanlığı’ndaki CHP’dir. Ancak hukuk çiğnenirse, delegelerimizin ve milletin iradesi yok sayılırsa, bizim milletle beraber yürüdüğümüz her yol meşrudur ve güçlüdür.”
Türkiye’de her görüşün demokratik bir zeminde bir araya geldiği, hukukun herkes için eşit ve adil işlediği bir düzen kurul

Yorumlar kapalı.