Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun raporu yayımlandı. Rapor, ülkenin en önemli meselelerinden birine odaklanmış olmasına rağmen, kamuoyunda beklenen etkiyi yaratamadı. Bu durum, rapor ile ülkedeki gerçekler arasındaki derin farkın inandırıcılığı zedelemesiyle açıklanabilir.
Rapor, önemli bir süreçte ortaya çıkmış durumda. Bir barış süreci başlamış, PKK’nın silah bırakmasıyla birlikte şiddet olayları azalmış ve can kaybı yaşanmamıştır. TBMM’de oluşturulan bir komisyon, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının görüşlerini aldıktan sonra tavsiye niteliğinde bir rapor hazırladı.
Raporun hazırlanma süreci hakkında birçok eleştiri gündeme gelebilir. Örneğin, raporda “çalışmalarımıza yalnızca siyaset kurumu değil, toplumun tüm kesimleri de dahil edilmiştir” ifadesi yer alıyor (s.37). Ancak bu, gerçeği yansıtmıyor. Sadece belirli sivil toplum kuruluşları görüş bildirme fırsatı buldu; birçok STK’nın görüşleri alınmadı. Hangi STK’ların dinleneceğine kimlerin karar verdiği ise belirsiz. Bu durum, raporun hazırlanmasında belirli bir keyfiliğin olduğunu düşündürüyor.
Raporun eksiklikleri, toplumda raporun kabul görmesini olumsuz etkiledi.
Rapor incelendiğinde, sürecin tek bir amaca odaklandığı görülüyor. Bu amaç, PKK’nın silah bırakması ve dağdan inmesiyle sınırlı kalıyor. Rapor, bu durumu açıkça ifade ediyor: “Komisyon, toplumsal huzur ve sükunu zedeleyen terör eylemleri ve şiddet iklimini sona erdirme iradesini rapor haline getirmiştir” (s.9).
Raporun “takdim” bölümünde, gereksiz bir bölge vurgusu dikkat çekiyor. Bu durum, Komisyon’un Türkiye’den ziyade bölge için kurulduğu izlenimini veriyor. Bölgeye yapılan vurgu, Türkiye’nin bölgesel liderliğini pekiştirme çabasını yansıtıyor: “Bölgemizde kimlik temelli fay hatlarının diri tutulması ve çatışma olanaklarının genişlemesi, ülkemize çok yönlü sorumluluklar yüklemektedir” (s.7).
Bu ifadeler, aynı zamanda Türkiye’nin sınır ötesi askeri ve siyasi müdahalelerini meşrulaştırma amacı taşıyor.
Raporda “kardeşlik hukuku” olarak adlandırılan yeni bir hukuk dalına da yer veriliyor. Kardeşlik hukukunun, “Türkiye modelinin” topluma anlatımında önemli bir kavramsal kaynak olduğu ifade ediliyor (s.33). Ancak “kardeşlik hukuku” ve “Türkiye modeli” gibi kavramlar belirsizliğini koruyor.
Ayrıca raporda, “küresel adalet arayışında Türkiye’nin siyasal ağırlığının artması” konusuna da değiniliyor (s.34). Ulusal düzeyde adalet sağlayamayan bir ülkenin, küresel düzeydeki adalette nasıl bir ağırlık kazanacağı ise merak konusu.
Raporda, PKK’nın silah bırakması ve sürece ilişkin yasal düzenlemeler önerilmektedir. “Süreçte en kritik eşik, PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisinin tasfiye ettiğinin devlet güvenlik birimlerinde tespit ve teyit edilmesidir” (s.38). Bu durum, sadece ülke içini değil, sınır dışındaki durumu da kapsayacaktır (s.35).
Silah bırakma süreci, istihbarat ve güvenlik birimleri tarafından denetlenecek; yürütme içinde oluşturulacak bir komisyon da süreci izleyecek ve raporlayacaktır.
İngiliz Hükümeti ile IRA arasında gerçekleşen müzakerelerde, IRA’nın silah bırakması çözümün önemli bir parçası olmuştur. Taraflar, bu süreci izlemek amacıyla üç kişilik tarafsız bir komisyon kurmuşlardır. Komisyonun başkanı Kanadalı emekli General John de Chastelain’dir; diğer iki üye ise Finlandiyalı Tuğgeneral Tauno Nieminen ve ABD’li Büyükelçi Donald C. Johnson’dur. Komisyon, silahların bırakılmasını izlemek ve rapor yazmakla görevlendirilmiştir. IRA’nın silah bırakma sürecinin iki yıl içinde tamamlanması hedeflenmiştir.
2000 yılında, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Ahtisaari ve Güney Afrikalı siyasetçi Ramaphosa, IRA’nın silah bıraktığı yerleri denetlemekle görevlendirildi. 2005’teki son basın toplantılarında, silah bırakma sürecinin tamamlandığını duyurdular.
Türkiye’de de benzer bir bağımsız komisyonun silah bırakma sürecini denetlemesi daha uygun olabilirdi. Bu, iç anlaşmazlıkları önlemek ve uluslararası alanda daha olumlu bir imaj yaratmak açısından faydalı olabilirdi.
Rapora göre, silah bırakma tamamlandıktan sonra yeni durumun gerektirdiği yasal düzenlemeler hayata geçirilecektir. Sürecin IRA sürecinden farkı, IRA’da silah bırakma müzakerelerle paralel yürütülürken, Türkiye’de bu durumun nasıl işleyeceği belirsizliğini koruyor. IRA, anlaşma uygulanmadan silah bırakmayı reddetti ve bu konuda birçok kez duraksadı.
Raporda, silah bırakmayla birlikte süreci yönetecek bağımsız ve geçici bir yasa çıkarılması öngörülmekte. Ancak bu yasanın sadece dağdan inecek PKK’lılarla sınırlı olması, “silahı ve şiddeti reddeden bireylerin topluma yeniden kazandırılması” hedefine yönelik bir yaklaşım sergilemektedir. Oysa cezaevlerinde şiddete bulaşmamış, örgütle ilişkili birçok Kürt siyasetçi bulunmaktadır; bunlardan biri de Selahattin Demirtaş’tır. Dağdan inen PKK’lıların ceza almadan topluma kazandırılması, dağa çıkmayan Kürt siyasetçilerin cezaevinde kalmayı sürdürmeleriyle nasıl bağdaştırılacaktır? Raporda “ceza ve infaz yasalarında yapılacak bir düzenlemeden” bahsedilmesi (s.39), bu düzenlemenin tüm hükümlüler için geçerli olacağını gündeme getirmektedir.
Rapor, Kürt sorununun çözümüne dair herhangi bir konuya değinmiyor. Çift dilde eğitim, eşit yurttaşlık ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi hususlar raporda yer almıyor. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, bu durumu eleştiriyor ve raporun Kürt sorununu çözmeye yönelik olmadığını, sadece bir başlangıç olduğunu vurguluyor. Bakırhan, “Kürt sorunu bir terör sorunu değil, demokrasi sorunudur. Sorunun özgürlük, dil ve kimlik boyutları bulunmaktadır” diyor.
Ancak raporda belirtildiği gibi, “terör meselesinin kalıcı biçimde çözülmesi sadece güvenlik boyutuyla sınırlı olmayan çok boyutlu” politikaları zorunlu kılmakta ve siyasal meşruiyet, toplumsal kabul ve demokratik kapasitenin aynı anda güçlend

