“Bir insanın sahip olduklarını kaybettiği zaman duyduğu his”
Orhan Pamuk
Türkiye’de mevcut “sosyal atmosferin” gerginliği artarken, romantik duyguları besleyen bir yaşam tarzını sürdürmek, romantik sanat eserleri üretmek ve lirik aşk şiirleri kaleme almak giderek zorlaşmakta. Toplum değişimi, olumlu anlamda kımıldamaktan çok, bir yere saplanmış durumda. Duyguları körelten, güdüleri takip edemeyen, sezgi ve hayal gücünden uzak bir toplumsal yapı oluşmakta. Her an bir şey olacak hissiyatı içinde yaşanıyor. Her sabah yeni bir tatsızlık hissedilirken, seslerin yankıları kaybolmuş durumda. Sokaklarda, gürültü ve kalabalık arasında bir tür öfke var. İstanbul’da, mantıksız sesler her yerde yankılanmakta; sokaklarda, dükkânlarda, taksilerde ve alışveriş merkezlerinde. İnsanların bakışlarında, hayat pahalılığı ve enflasyon karşısında duyulan öfkenin izleri okunmakta. Gürültülü ortamlarda hissetmekten ziyade duyuyoruz. Herkes daha yüksek sesle konuşmaya başlıyor; zira bazılarınca ifade edilen öfke, diğerlerini daha da bağırmaya itiyor.
Geçmişte, eski adıyla Cadde-i Kebire’de müzik sesleri yankılanırdı. Sokak sanatçıları vardı ve dükkânlardan müzik melodileri yükselirdi. Hatta bazı popüler melodiler birden fazla dükkânın önünden geçerken duyulabilirdi. O dönemler için “Beyoğlu müziği” terimi bile kullanılmaktaydı. Bu mekanların sesleri, sanatçılar tarafından da kullanılmıştır. Seza Paker, 1999 yılında “Giz ve Açıklık” adlı sergisinde Beyoğlu sesleri ve hamamda yıkanma seslerini bir araya getirerek dikkat çekici bir ses enstalasyonu oluşturmuştu. Hem ses enstalasyonu, hem de koku unsurlarıyla dolu bir deneyim yaşatmıştı. 2009 yılında Akbank Sanat’ta gerçekleştirilen “Yankı Odasında Bir Aşk Kelimesi” sergisinde ise Fransız sanat ve tasarım grubu M&M, Beyoğlu’ndaki dış sesleri sergi alanına taşımışlardı. O dönemin sesleri ve müzikleri çarpıcı bir atmosfer yaratıyordu; hüzünlü melodiler, cadde ve yan sokaklarda romantik bir hava estiriyordu.
Orhan Pamuk, 2003 yılında yayımlanan “İstanbul” adlı eserinde “hüzün” kavramına değinmiş ve bu kelimeyi diğer dillere çevirmeden Türkçesiyle bırakmayı tercih etmiştir. Bu durum, dünya edebiyatında önemli bir kelime kazandırmıştır. İstanbul, geçmiş Türk filmlerinde hüzün dolu karelerle dolu bir şehir olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Boğaz’ın tepelerinde ya da Adalar’da ağaçların altında çekilen sahnelerde hüznü hissetmemek mümkün değildi. Hem üzüntü, hem de keder, hüzün kavramını ön plana çıkarıyordu. Aşıkların güzel anları genellikle bir hüzünle sarılıydı; ayrılmaları zor olan sevgi dolu çiftler, Timur Selçuk’un “Ayrılanlar İçin” adlı şarkısında hüzün ve mutsuzluğun çağrısını duyuruyordu.
Bugün, bu mutlu ama bir o kadar da mutsuz görünümden esintiler duyulmakta. Sokakları saran sert kareler, insanların televizyonlardan, bilgisayarlardan ve cep telefonlarından izlediği dizilerde de kabalık, kavga ve şiddet hâkim durumda.
Günlerimizi ve gecelerimizi neden bu denli şiddet sarhoş etti? Haberler de aynı şekilde devam etmekte; öldürülen genç kızlar ve mahkeme kapılarında bekleyenlerin görüntüleri. Davalar ve davacılar, birbirlerine kavga edercesine bakışıyor. Haksızlıklar diz boyu, her yerde hak arayışları var. Toplum, şiddet ve kavga dolu bir yaşam sürmekte. Spor müsabakalarında bile artık centilmenlik değil, sertlik ön planda.
Böyle bir toplumda huzur ve hüzün kalabilir mi? Hüzün, olumsuz gibi görünen ama sevilebilecek bir duygudur. Kant’ın “yüce” kavramını besleyen bir his yaratmaktadır. Bir yandan anlaşılamayanın karşısında duyulan endişe, diğer yandan ise güzel bir duygunun hissi, yüceyi tanımlamaktadır. Anlaşılamayanın sunduğu bir haz söz konusudur. Hüzün duygusu, bu anlamda hissiyatı olumlu bir yöne çevirerek romantik olanı ortaya koymakta. Ancak, bu romantizmi kaybetmiş durumdayız; gerçek hayatı katı ve acı bir biçimde yaşamaktan dolayı.
Hayat, insanlara gelecek kaygısından çok yarının endişesini vermeye başladığında hüzün de yavaş yavaş kaybolmakta. Yerini endişe alıyor. Hayat pahalılığı, okul taksitleri, ay sonunu getirmeden paranın tükenmesi, açlık ve eksiklik hissi, istenilenlerin gerçekleştirilememesi gibi gündelik yaşam pratikleri, toplumsal alanda endişe yaratmakta. Memnuniyet duyulmayan bir hayatta hüzün hissetmek de zorlaşmakta. Endişe yaşamı kuşattığında, hüzün geride kalıyor. Osmanlı-Türk dünyasının o güzel hüznünü kaybetmiş bir toplum, uzun zamandır cinnet geçirmekte. Bir insanın sahip olduklarını kaybettiği zaman hissettiği bu duygunun adı artık hüzün değil; fakat bu duygunun yerini endişenin alması daha da vahim bir durum değil mi? Çözüm nerede? Bu toplumun çilesine kim duyuracak bu kelimeleri, bir zamanlar olduğu gibi, beklemekten ve kötü beslenmekten beli kalınlaşmış insanlara?

Yorumlar kapalı.