Bir toplumun neyi koruduğu kadar, neyi günlük yaşamda tüketime bıraktığı da onun kültürel hafızasına olan bakış açısını yansıtır.
“Evimin, bir Yunan tapınağı gibi güneşe, rüzgâra ve denizin sesine açık olmasını istiyorum ve her yerde ışık, ışık, ışık olsun!”
Axel Munthe
The Beatles için Londra’da yeni bir müze açılacağı haberi, ilk bakışta sadece kültürel bir yatırımmış gibi algılanabilir.
Ancak bu durumun arkasında daha derin bir anlam yatmaktadır.
Bazı toplumlar, belirli mekânları sadece korumakla kalmaz; onları ‘zamanın dışına’ taşır.
Grubun eski Apple binası ve ünlü çatı konserinin gerçekleştirildiği yerin büyük bir ziyaret merkezi haline getirilmesi, yalnızca turistik bir tercih değildir.
Bu seçim, İngiltere’nin kendi kültürel hafızasına olan bakışını da gözler önüne seriyor.
Bir dönemin müziği, ruhu, dili ve dünya üzerindeki etkisi “saklanmaya değer” olarak kabul edilmektedir.
Bu şekilde bir yapı, sıradan bir bina olmaktan çıkıp, ‘ulusal hafızanın bir parçası’ haline gelir.
Müze kavramı da bu bağlamda değerlendirilebilir:
Bir toplumun, kendisi için neyin geçici olmadığını sorguladığı bir yanıt niteliğindedir.
Bu nedenle mesele yalnızca sanatla sınırlı değildir. Bir toplumun kimi şeyleri koruduğu, neyi dönüştürdüğü ve hangi mekânları ekonomik döngünün dışına ittiği, o toplumun zihniyetini ortaya koyar.
Avrupa’da bu duruma dair pek çok örnek bulunmaktadır.
Capri’deki Villa San Michele, artık sadece eski bir villa değil; hatıra, manzara ve kültürel sürekliliğin korunmuş bir simgesi olarak yaşatılmaktadır.
İsveçli doktor ve yazar Axel Munthe’nin Capri’deki yaşamının bir ürünü olan Villa San Michele, etkileyici bir bahçe ile çevrilidir ve İtalya’nın en güzel özel parkı ödülünü kazanmıştır.
Arkasında ise Munthe’nin göçmen kuşlar için bir sığınak haline dönüştürdüğü Barbarossa Dağı bulunmaktadır.
Munthe, hayatını ve villanın yaratılış hikayesini “San Michele’nin Öyküsü” adlı 1929 tarihli eserinde anlatmıştır.
Bu eser, modern zamanların ilk uluslararası çok satan kitaplarından biri olmuştur.
O dönem dünya genelinde birçok okuyucuyu etkileyen bu hikâye, Villa San Michele’de, odalarında, bahçesinde ve denizi sessizce izleyen Mısır sfenksinde yaşamaya devam etmektedir.
Bodrum’da ise durum farklı bir şekilde gelişmektedir.
Bodrum, “bir zamanlar yol geçmeyen eski bir süngerci kasabası” olarak tanımlanmasına rağmen, onlara ait bir anı mekânı bulunmamaktadır.
Son günlerde, kıyıda bir lokanta olarak işletilen Sadun Boro’nun kışları geçirdiği evinin yakınında bir sünger müzesinin açılacağı duyumunu aldım.
Cevat Şakir’in, daha “Halikarnas Balıkçısı” olmadan sürgün olarak geldiği o dönemde Bodrum’u anlattığı “Mavi Sürgün” adlı eserindeki taş ev, günümüzde bir köfteci olarak hizmet vermektedir.

Bu kasabanın kültürel figürlerinden Neyzen Tevfik’in yaşadığı ev ise bildiğim kadarıyla bir dondurmacı olarak kullanılmaktadır.
Cevat Şakir için bu ev, yalnızca bir barınma yeri olmaktan öte, sürgün hayatıyla yeniden ‘insanlaştığını’ hissettiği bir eşik olmuştur.
“Mavi Sürgün”de denize açılan kapıyı ilk kez açıp o eşikte yüzünü deniz suyuyla yıkadığı anı anlatırken, bir “arınma” hissi vardır:
“Kapıyı açtım. Deniz hemen eşiğin dibindeydi. Eğildim, avuçlarımla su alıp yüzümü yıkadım.”
Bu cümlede yalnızca bir kişinin yüzünü yıkaması anlatılmıyor; bir kıyıya varış, içsel bir sıkışmanın çözülmesi ve denizle yeniden buluşan bir ruh hali, o anda o kasabayla özdeşleşmiş bir durumu ifade ediyor.
Bu nedenle bazı evler sadece “eski yapılar” değildir; bir insanın kaderinin şekillendiği yerlerdir.
Burada mesele, mekanların köfteci ya da dondurmacıya dönüşmesi değil; bu dönüşümün düşünmeden doğal bir karşılık bulmasıdır.
Bu zihniyet beni rahatsız ediyor.
Çünkü bir şeyi ‘koruma hissi’ ile bir şeye ‘sahip olma arzusu’ arasında büyük bir fark bulunmaktadır. Bu sadece niyetle de ilgili değil; emek saygısıyla da alakalıdır.
Her şeyin sahiplenilmesi mümkün değildir.
Sahip olmak ekonomik bir ilişkidir; korumak ise ‘değer hiyerarşisi’ ile bağlantılıdır.
Bir toplum, hangi unsurların günlük tüketimden uzak tutulması gerektiğine karar verirken, aslında kendi ‘zihinsel önceliklerini’ de açığa çıkarır.
Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov evlerinin korunması yalnızca turizm amaçlı değildir. Bu mekânlar, Rus kültürünün kendi edebiyatını “ulusal ruhun taşıyıcısı” olarak gördüğünü gösterir.
Victor Hugo’nun sessiz evi, Mozart’ın ve Beethoven’ın yaşamlarının geçtiği yerlerin korunması da aynı anlayışın bir sonucudur.
Çünkü bu figürler, ‘ortak hafızanın kurucu unsurları’ olarak oralarda her zaman varlık gösterecektir.
Türkiye’de son yıllarda özel müzelere olan ilgi artsa da, kültürel koruma fikri genellikle ‘parçalı bulutlu’ bir yan heves olarak kalmaktadır.
Büyük bir ekonomik hareketlilik içinde bazı şehirler hızla büyürken, hafıza mekânları da aynı hızla ‘gündelik tüketime’ karışabilmektedir.
Bu durum yalnızca bir ihmal ile açıklanamaz.


Yorumlar kapalı.