Dr. Erman Bakırcı – Veri Enstitüsü Direktörü
Mahkemenin mutlak butlan kararı sonrası CHP’deki durum, klasik bir parti içi rekabetin çok ötesine geçmiş durumda. Rekabet eden iki isimden ziyade, birbirinden farklı iki meşruiyet kaynağı söz konusu. Partinin hukuki meşruiyeti ile örgütsel enerjisi ve seçmen duygusu ayrı alanlarda toplanıyor. Partinin yapısı ile liderliği arasında ciddi bir ayrışma var: Çatı Kılıçdaroğlu’nda kalırken, tabanın desteği Özel’de gibi görünüyor.
Bir siyasi parti, yalnızca çatısıyla ya da tabanıyla varlığını sürdüremez. Siyaset, bu iki unsurun ortak bir hikâyede bir araya geldiği yerlerde mümkündür. Mevcut kriz de tam olarak bu kopuş noktasında ortaya çıkıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu, hukuki bir yolla partiye geri dönmüş gibi görünüyor. Ancak bu dönüş, aynı evi bulmasını zorlaştıran bir durum. Zira partiler sadece binalardan, mühürlerden ya da yönetmeliklerden ibaret değildir; aynı zamanda hafıza, aidiyet, öfke, sadakat, beklenti ve gelecek tahayyülüdür.
Özgür Özel, hukuken görevden alınmış olabilir ama siyasal olarak etkisi devam ediyor. Hatta bu durum, onun çevresindeki duygusal yoğunluğu artırıyor. Türkiye siyasetinde mağduriyet, sadece bir savunma pozisyonu değil, aynı zamanda güçlü bir mobilizasyon kaynağıdır. Bir siyasetçinin yetkisi alınabilir; ancak etrafındaki kalabalık dağılmıyorsa, durum henüz sona ermiş sayılmaz.
Bu nedenle CHP’de iki ayrı merkez oluşmuş gibi görünüyor. Resmi merkez hukuki zemin üzerinden, fiili merkez ise siyasal enerji üzerinden ilerliyor. Bir taraf “yetki bende” derken, diğer taraf “irade bende” diyor. Bu iki cümle aynı anda kurulduğunda yönetilmesi neredeyse imkânsız bir kriz doğuyor.
Birinci hat: Kurultay
İlk kırılma noktası kurultay meselesi. Zira kurultay, sadece bir seçim mekanizması değil, aynı zamanda partinin kendisini yeniden meşrulaştırma ritüeli ve hukuki bir zorunluluktur. Modern partilerde kurultay, yalnızca genel başkan seçimi değil; kimin parti adına konuşabileceğini, geçmişi temsil edenleri ve geleceğe dair söz alacakları belirler.
Özgür Özel’in hızlı bir kurultay istemesi, mevcut örgüt enerjisi ve taban desteği açısından mantıklıdır. Hızlı bir kurultay, onun için “ben hâlâ buradayım” demenin kurumsal yolu olur; sokağın, örgütün ve belediyelerin desteğini yeniden sandığa yansıtma isteğidir.
Kılıçdaroğlu için durum farklı. Bugünkü pozisyonu, partinin yükselen enerjisinden değil, mahkeme kararının sağladığı hukuki zeminden kaynaklanıyor. Bu nedenle önceliği hızlı bir siyasi onay almak değil, kontrollü bir kurumsal zemin oluşturmaktır: Önce butlan kararının sonuçlarını sağlamlaştırmak, sonra da kurultayın hangi delegeyle ve hangi yönetim gözetiminde yapılacağını belirlemek.
Bu noktada sorulması gereken, “kurultay olacak mı?” değil, “kurultayı kim çağıracak?” ve “hangi delegeler geçerli sayılacak?” olmalıdır. Ayrıca, “hangi yönetim meşru kabul edilecek?” soruları da gündeme gelmektedir. Bir kurultay, partiyi rahatlatacak mı yoksa yeni bir iptal tartışmasının başlangıcı mı olacak?
CHP’nin kurultay meselesi, teknik bir takvim tartışmasının ötesine geçerek, kimin parti adına söz söyleme hakkına sahip olduğu sorusuna dönüşüyor.
İkinci hat: Arınma
İkinci hat, arınma meselesidir. Kılıçdaroğlu’nun kullandığı dil giderek sertleşiyor. Araçların parti önünde sergilenmesi, “haram para” vurgusu, rüşvet, casusluk ve yolsuzluk imaları; tüm bunlar parti içi mücadeleyi sıradan bir yönetim tartışmasının dışına taşıyor. Artık mesele “kim yönetecek?” sorusundan “kim temiz, kim kirli?” sorusuna kaydı. Bu durum, siyaseten güçlü ama son derece tehlikeli bir zemin oluşturuyor.
Çünkü arınma fikri her zaman iki yönlüdür. Bir yönüyle ahlaki bir yenilenme çağrısı, diğer yönüyle tasfiye ihtimali taşır. Arınma, eğer açık belgeler, adil usuller ve kurumsal denetimle desteklenirse, parti içinde gerçek bir muhasebe fırsatı yaratabilir. Ancak belirsiz suçlamalar ve imalar üzerinden yürütülürse, hızla iç savaşa dönüşebilir.
Bu çağrının, partinin yaklaşık on üç yılına genel başkan olarak damga vurmuş bir isimden gelmesi, sorunun ciddiyetini artırıyor. “Kim temizlenecek?” sorusunun arkasında, “Bu tablo kimin döneminde oluştu?” sorusu yatıyor; arınma çağrısı yapan ile arınması istenen kadronun geçmişinin benzer olması, bu çağrının inandırıcılığını tartışmalı hale getiriyor.
Parti önündeki araçlar da ilginç bir sembol oluşturuyor. Gündelik bir nesne, başka bir bağlama taşındığında artık sadece bir araç değil; bir iddianın, suçlamanın ve ahlaki pozisyonun nesnesine dönüşüyor. Sıradan bir şey, politik bir teşhir malzemesi haline geliyor.
Bu sembolün kendine ait bir hafızası da var. Benzer bir sahne, 2019’da İmamoğlu’nun İBB’yi kazanmasının ardından, makam araçlarını “israfın kanıtı” olarak sergilemesiyle kurulmuştu; o zaman teşhir edilen ise AK Parti dönemiydi. Aynı dilin bugün partinin kendi geçmiş yönetimine yöneltilmesi, kaçınılmaz olarak “Kılıçdaroğlu, AK Parti’nin rövanşını mı kendi içinde alıyor?” sorusunu gündeme getiriyor ve bu, başlı başına yönetilmesi gereken bir algı sorununa dönüşüyor.
Ancak semboller, güçlü oldukları kadar tehlikeli olabilir. Bir kez sahne kurulduğunda herkes kendi nesnesini, dosyasını




Yorumlar kapalı.