Sabah saat 3.20’de Wasserstraße’den U-Bahn’a binip Hauptbahnhof’a gitmem gerekiyor. Düsseldorf’tan kalkacak olan İstanbul uçağıma yetişmem şart. Dört bloktan oluşan bir sitede yaşıyorum; burası üniversite akademisyenlerine kiralık daireler sunuyor. Sonbaharda buranın güzelliğine tanık olmuştum. Şimdi kış geldi ve tüm ağaçlar yapraklarını dökmüş durumda. İlk geldiğimde balkonumdan gözüken meydan yeşilin tüm tonlarını barındırıyordu; turuncu ve sarı yapraklar da mevcuttu. Hatta hâlâ çiçek açmış ağaçlar bile vardı. Çamaşır makineleri sol yan binada bulunuyor; bu yüzden birkaç kez, farklı kıyafetlerle bu iki bina arasında gidip geldim. Çamaşırhanede bilardo masası, hava hokeyi ve masa tenisi masasıyla birlikte beş çamaşır ve kurutma makinesi, büyük bir posta odası ve geniş bir yemek masası yer alıyor. Makineler uygulama ile çalışıyor. Çamaşırları bıraktıktan sonra, uygulamada “Fertig” ibaresini görünce paltonu giyip, kurutucuya yerleştirmek için tekrar gidiyorum. “Fertig” kelimesi, Almanya’da işlerin zamanında ve eksiksiz tamamlandığını ifade ediyor. Bu kelime, belirsizlikleri ortadan kaldırarak rahatlatıcı bir etki yaratıyor; gece yarısı iki bina arasında dolaşmama neden olan şey de bu kelimenin gücü.
Yan binaya terliklerimle ya da botlarımlarla çıkıyorum. Çoğunlukla kurutucunun “Fertig” olmasını beklerken markete gitmeyi tercih ediyorum. Edeka, hemen alt sokakta, hikâyenin başladığı Wasserstraße’nin karşısında yer alıyor. Şimdi yeniden başlangıç noktasına dönüyorum.

O sabah, iki büyük bavulumla asansörü çağırdım; saat 3.00’tü ve bahsettiğim binadan çıkıyordum. Planladığımdan 20 dakika önce yola çıkmıştım. Siteden çıkarken bavullar taşların üzerinde tıkıdık tıkıdık sesler çıkarıyordu. Yakınlarda bir polis merkezi var; komşular şikâyet ederse, memurların beni bulması çok zaman almaz. Malum, o saatte ses çıkarmak yasak; pazar günü çöp atmak da yasak. İlk taşındığımda anahtarı bıraktıkları posta kutusunun önünden geçtim, bir sola, bir sağa döndüm ve trafik ışığına ulaştım. Hava oldukça soğuk ve karanlıktı. Beklemeye başladım. 2, 3, 5, 7 dakika… Gelen yok. Tramvay programına tekrar baktım; buradan 3.20’de geçmesi gerekiyordu. İçimde bir tedirginlik hissettim ve bu sefer taksi aramaya başladım. Ama yakınlarda taksi bulamadım. Yeniden kalktım, ve o an 3.20’nin üzerindeki dev yazıyı fark ettim: Cuma günleri sefer yapılmaz. Bir dil, insanı bu kadar dışarıda bırakırken, gerçekten evi olabilir mi?
Bugün Cuma, aynı zamanda benim doğum günüm. İstanbul’a gitme sebebim de bu. Uçakta geçireceğim doğum günüm var ve akşama İstanbul’da olacağım ama öncelikle tren istasyonuna ulaşmalıyım. Böyle kaygılı anlarda çabuk karar veriyorum; yetişmek için hemen yola koyulmam gerektiğini biliyorum ve başka çözümler bulana kadar yolda düşünmeye devam ederim.
Hauptbahnhof’tan trenimin kalkış saati 4.15. Saat 3.25; rahat bir şekilde yetişirim ama kaygı vücudumu sarmış durumda, nefes almakta zorlanıyorum. İki büyük bavul ile yolun kenarına geçtim. İstanbul’a taşınmama iki ay kaldı; bu yüzden eşyalarımı yavaş yavaş geri götürmem gerekiyor. Bavullarım bu yüzden büyük, kocaman. İnsan gittiği yere nasıl da çabuk yerleşiyor; bir bavul iki, iki bavul üçe dönüşüyor aylar içinde.
Burası gidiş-dönüş bir otoyol. Almanya’da tasarruf tedbirleri nedeniyle hava karanlık. Tamamen kaldırımdan yürüyebilsem yolu göremem, yol uzak kalır ama geçen bir taksi olursa onu da yakalamak istiyorum. Bisiklet yolunun hemen yanından hızlı adımlarla yürümeye başladım. Wasserstraße’den çıkıp, Waldring ve Oskar-Hofmann duraklarını geçeceğim, ardından istasyona varacağım. Oskar-Hofmann, ilk taşındığımızda üniversitenin bizi götürdüğü İtalyan restoranının bulunduğu yer. Arkadaşımızın yemeği gelmemişti; onun yanında hapur hupur gelen yemeklerimizi yerken, ancak yemeğin sonunda onun hala beklediğini fark etmiştik. O gün ve o günden beri bu anı düşündüğümde biraz utanırım. Diğer durak, Waldring, kaybettiğim paketim üzerine bana bağıran terzinin olduğu yer. Bir buçuk ay İstanbul’da zorunlu kalışımın ardından, Şubat ayında Bochum’a geldiğimde saat dört civarıydı. Önce terziye uğrayıp oradan üniversiteye geçmeye karar verdim; çünkü paketim bir buçuk aydır o terzide bekliyordu. İstanbul’dan mail atmaya çalıştım, birkaç kez telefon açmayı denedim ama hiçbirinden sonuç alamadım. Sonunda dışarıda kar yağarken terzide ağız dalaşındaydım; paketimi almadan gitmiyorum dediğim için dükkândan kovuldum. Dışarı çıktığımda Bochum’da en güzel kar yağıyordu.
Bu şehirle olan bağımı en iyi Ozu anlatırdı. Yasujirō Ozu, Tokyo Story gibi filmleriyle tanınan, gündelik yaşamı ve insan ilişkilerini derinlemesine inceleyen bir yönetmendir. Ozu, 1903’te Tokyo yakınlarındaki Fukagawa’da doğdu ve tüm kariyerini Japon aile yapısını, savaş sonrası kentleşmeyi ve değişen kuşak ilişkilerini anlatmaya adadı. Ozu’nun sineması, klasik anlatı yapısının tersine, olaydan ziyade zamana odaklanır. Kamerasını insanların göz hizasına yerleştirir; bu kadraj türü sinema literatüründe tatami shot olarak bilinir. Geleneksel Japon yaşamında insanlar, tatami adı verilen hasır kaplı zemin üzerinde diz çökerek ya da bağdaş kurarak otururlar. Ozu, karakterlerini ayakta değil, günlük hallerinde göstermek için kamerayı izleyicinin oturduğu yüksekliğe yerleştirir. Bu nedenle Ozu’nun şehirleri her zaman içeriden görünür; Tokyo da dahil, hiçbir kent Ozu’da modernliğin vitrini değildir. Ozu’nun kamerası sabittir ve olanı olduğu gibi kaydeder. Planları neredeyse her zaman gerçek zamana yakındır; onu izlemek, beklemek gibidir.
Benim Bochum’u deneyimleyişim ise yukarıdan değil, kendi göz hizamdan; yürüyerek. Universitätsstraße boyunca yürürken, yolun iki yanında sıralanan, bir yanında sabah ışığını yansıtan cam cephesiyle Bogestra binasını, diğer yanında yıllar önce inşa edilmiş gri apartmanları, aralarda aynı şekilde dizilmiş çalıları, otobüs durağının önündeki sarı bankı ve uzakta Exzenterhaus’un metal yüzeyinde parlayan sokak lambalarını görüyorum. O mesafeden, üniversiteye giden rampanın başındaki loş fırını da görebiliyorum. Ozu’nun oturarak çektiği kadrajın içinde yürüyerek varım. Ancak bu sabah farklı bir durum var
