Yaklaşık bir ay önce Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Münih Güvenlik Konferansı’nın açılışında dikkat çekici bir konuşma gerçekleştirdi. Merz, “İnsan haklarına ve kurallara dayanan uluslararası düzen artık yoktur. … Güce ve büyük devletlerin siyasetlerine dayanan yeni bir düzene girmiş bulunmaktayız.” ifadelerini kullandı.
Bu tür düşünceler son dönemlerde sıkça gündeme gelmekte. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzenin sona erip ermediği tartışma konusu haline gelmiştir.
2. Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve insan acıları, yeni bir uluslararası düzenin tesis edilmesine zemin hazırladı. Bu düzen, demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti gibi liberal demokratik değerleri merkeze alıyordu. Amaç, iki büyük dünya savaşına neden olan güç dengesizliğini ortadan kaldırmak ve uluslararası iş birliğini teşvik etmekti. Bu hedef doğrultusunda Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası gibi yapılar oluşturuldu. Ancak, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla dünya iki kutba ayrıldı ve uluslararası iş birliği sağlanamadı.
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle, tek bir süper güce dayanan yeni bir düzen ortaya çıktı. Fukuyama bu dönemi “tarihin sonu” olarak tanımladı. Fakat, bu durum çok geçmeden farklı bir evreye girdi.
Çin’in ekonomik ve askeri bir süper güç olarak sahneye çıkması, tek kutuplu sistemi sona erdirdi.
Sonrasında, demokratik değerlere aykırı bir dizi olay yaşandı.
Rusya’nın 2014’te Kırım’ı ilhakı ve 2022’de Ukrayna’ya saldırması, mevcut uluslararası düzende derin yaralar açtı. İsrail’in ABD desteğiyle gerçekleştirdiği Gazze saldırıları ve Batılı devletlerin bu duruma tepkisiz kalması, uluslararası hukukun etkisinin sorgulanmasına yol açtı.
Trump’ın iktidara gelmesi, uluslararası düzene yönelik ciddi bir tehdit oluşturdu. ABD, uluslararası düzene öncülük eden bir ülke olmanın yanı sıra, bu düzene karşı en büyük tehdit haline gelmişti. Trump, “benim uluslararası hukuka ihtiyacım yok. Beni sadece kendi ahlakım ve kafam sınırlayabilir.” diyerek uluslararası hukukun kendisi için geçerli olup olmayacağına kendi iradesiyle karar vereceğini belirtti.
Olaylar, Trump’ın uluslararası hukukla olan mesafesini açığa çıkardı. B.M. Şartı’nda yer alan, bir devlete karşı kuvvet kullanma yasağını ihlal eden eylemler, Venezuela’nın egemenlik haklarına yönelik saldırılar ve İran’a yönelik saldırılar, ABD’nin yeni dış politikasının gerçek yüzünü gözler önüne serdi. Bu durum, ABD, Rusya ve İsrail’in uluslararası hukuku göz ardı eden ortak bir anlayışa sahip olduğunu gösterdi.
Trump, uluslararası hukuku ihlal eden eylemlerinin yanı sıra, bu hukuka yönelik saldırılarda da bulunmaktan çekinmedi. 2025 Şubatında, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) ve Başsavcı Kerim Han’a yaptırımlar uygulamaya koydu. Bunun sebebi, UCM’nin Netanyahu ve Savunma Bakanı Gallant için tutuklama müzekkeresi çıkarmasıydı.
Trump’ın politikaları, Atlantik İttifakı üzerinde derin etkiler yarattı. Grönland’ı gerektiğinde güç kullanarak alma niyetini açıklaması, Avrupa’ya yüksek gümrük tarifeleri uygulaması ve NATO’nun savunma bütçelerini artırmaması halinde Avrupa’yı korumayacağı yönündeki tehditleri, Atlantik’in iki yakasında büyük bir güvensizlik yarattı. Batılı ülkeler, ABD ile ilişkilerin mevcut ittifaklar çerçevesinde yürütülüp yürütülemeyeceğini sorgulamaya başladılar. Bunun yanı sıra, AB içinde yeni bir askeri güç oluşturma önerileri gündeme geldi.
ABD ile Avrupa arasındaki görüş ayrılıkları yeni bir olgu değil. Bu farklılıkların temelinde, demokratik meşruiyet anlayışındaki ayrışmalar yatıyor. ABD’ye göre, anayasal demokrasi ile yönetilen bir ulus devletin üstünde bir demokratik meşruiyet kaynağı bulunmuyor; uluslararası kuruluşların meşruiyeti, demokratik devletlerin onlardan sağladığı destekle oluşuyor. Böylece, devletler verdikleri meşruiyeti her an geri çekebilirler.
Avrupa ise demokratik meşruiyetin, ulus devletlerin ötesinde bir uluslararası toplumun iradesinden doğduğuna inanıyor. Uluslararası kuruluşların meşruiyeti, bu toplumun iradesinden kaynaklanıyor. Örneğin, UCM’nin kuruluşu veya B.M. barış gücünün bir ülkeye gönderilmesi, bu uluslararası iradeyi yansıtır. Avrupalılar, bu bağlamda, uluslararası kuruluşları ulus-devletin üstünde bir ortak yararın koruyucusu olarak görmektedir.
ABD ile Avrupa arasındaki bu temel farklılık, somut olaylarla sıkça gün yüzüne çıkıyor. Ancak her iki taraf, bu farklılıkları kabul etmekle birlikte, çıkarların ittifakın devamını gerektirdiğinden, sorunları büyütmemeye çalışıyorlardı.
Fakat bu sefer durum farklı bir boyuta taşındı. ABD-Avrupa ilişkileri ciddi bir krize girdi. Avrupalı yönetimler, mevcut düzenin sona erdiği ve güce dayalı bir ulus devlet egemenliğini esas alan yeni bir düzenin doğduğuna dair bir görüş geliştirmeye başladılar. Almanya Şansölyesi Merz, “uluslararası alanda ciddiye alınmak istiyorsak, güç siyasetinin dilini öğrenmemiz gerekir.” dedi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise, “Avrupa artık eski dünya düzeninin bekçisi olamaz. Daha gerçekçi ve çıkarlarımıza öncelik veren bir dış politikaya ihtiyaç var.” şeklinde görüş bildirdi.
2. Dünya Savaşı sonrası kurulan, değerler ve kurallara dayalı, uluslararası iş birliğini öngören düzen, mevcut uygulama eksikliklerine rağmen, yeni bir dünya savaşını engelleyerek barış ve refah sağlamayı başarmıştı. Demokrasi ile yönetilen, insan haklarına saygılı ve hukuk devleti ilkesine dayalı ülkeler, yurttaşlarına onurlu bir yaşam sunmuşlardı. Ancak günümüzde bu değerlere karşıt olan devletlerin, aynı zamanda demokrasi ile olan bağlarının da zayıfladığı gözlemleniyor.
Vietnam Savaşı, Irak’ın işgali, Bosna, Kosova ve Orta Doğu savaşları bu dönemde yaşandı ve bunlar milyonlarca insanın ölümüne yol açtı. Ancak uluslararası iş birliği çerçevesinde, insan yaşamını korumaya yönelik önlemler de alındı. Örneğin, insani hukuku düzenleyen Cenevre Sözleşmeleri’nin kapsamı genişletildi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu.
Trump’ın uluslararası hukuku hiçe sayan tutumu, uluslararası iş birliğini engelleme çabaları, Ukrayna ve Gazze savaşları, en son İran’a yönelik saldırılar, kurallar ve değerlere dayanan düzenin sona erdiğine ve yeni bir dönemin başladığına dair görüşleri güçlendirmekte.
Bu teslimiyetçi görüş birkaç açıdan eleştirilmelidir. Öncelikle ortada gerçekten yeni bir dönem yok. Mevcut uluslararası düzene yönelik bir tehdit bulunuyor. Maduro’nun kaçırılması, Gazze savaşı ve İran’a yönelik saldırılar, bu tehdidin somut kanıtları. Trump’ın kurmayı hedeflediği dünya, güce dayalı bir sistemin işaretlerini taşıyor ve bu durum, uluslararası iş bir



