Emin Alper, Berlin Film Festivali’ne katılmadan önce gerçekleştirdiğimiz röportajda şunları ifade etmişti:
“Berlin’e giderken gerçekten kimden bahsedeceğimizi bilemez hâle geldik. Kendi aramızda nasıl bir politik duruş sergileyeceğimiz üzerinde konuşuyorduk. Çiğdem mi, Tayfun mu, Can mı, Osman Kavala mı, Demirtaş mı yoksa İmamoğlu ve arkadaşlarından mı bahsetmeliyiz? Kürsüyü kimin için kullanacağımızı bilemez hâle geldik.”
Aynı akşam Berlin Film Festivali’nde ‘Gümüş Ayı’ ödülünü kazandığında yaptığı konuşmada bu isimleri tekrar anarak, “Yalnız değilsiniz” mesajını verdi. Cezaevinde olmak, yalnızlığın en yoğun hissedildiği durumlardan biridir. Bu tür dayanışma mesajları, içerideki kişilere unutulmadıklarını hatırlatmaktadır.
Bugün itibarıyla Osman Kavala, 3037 gündür hapiste. Kendisine 3000. günü için bir soru yönelttiğimde, yanıtlarını uzun düşünmek istediğine dair bir not göndermişti. Yanıtlarım dün elime geçti. Kendisine ulaşan mektuplar sayesinde Diyarbakır’dan Japonya’ya kadar ‘yalnız olmadığını’ hissediyor.
Kavala’ya yalnızca hapisteki yaşamı hakkında değil, Filistin meselesi ve Türkiye’deki gelişmelerle ilgili görüşlerini de sordum. Rashid Khalidi’nin Filistin: Yüz Yıllık Savaş kitabının redaktörlüğünü yaptığı için bu konu özelinde bir soru yöneltmek istedim.
Osman Kavala’nın Meclis’teki komisyon raporuna bir atıfta bulundu: “AİHM ve AYM kararlarına uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar güçlendirilmeli, etkili yeni mekanizmalar oluşturulmalı”, “idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engeller kaldırılmalı.” Bu ifadeler, Anayasa’nın ilgili hükümlerinin mahkemelerce keyfi biçimde yorumlanmasına karşı siyasetten gelen güçlü bir uyarı teşkil ediyor.
3037 gündür Silivri’de tek kişilik bir hücrede tutulan Osman Kavala’nın yanıtları şöyle:
“Yargı sürecinin tehlikeli bir hâle geldiğini anladım”
Osman Kavala
-17 Ocak 2026 itibarıyla 3000 gündür cezaevindesiniz. Bu süreç sizin için ne ifade ediyor? En umutlandığınız ve en fazla hayal kırıklığı yaşadığınız, üzüldüğünüz anlar hangileri oldu?
Tutuklandığımda 60. yaşımı tamamlamıştım. Bu yaştan sonra eşimle, ailemle, dostlarımla geçirebileceğim zamanın büyük kısmı cezaevinde geçti. Aktif olarak sivil toplum alanında faaliyet gösterme fırsatımın ise neredeyse tamamı kayboldu.
2020 yılında Gezi davasının beraat kararlarıyla sonuçlandığında, çok rahatladım. Ancak bu durum sadece birkaç saat sürdü. Aynı günün akşamı daha önce tahliye kararı verilen suçlamalarla gözaltına alındım ve kısa bir süre sonra casusluk suçlaması gündeme geldi. Bu tür suçlamaların tarihsel ve güncel kullanımlarını bildiğim için, yargı sürecinin tehlikeli bir hâle geldiğini anladım. Bu oldukça ürkütücüydü.
“Beni hiç tanımayan birinden böyle bir mektup alıyorsanız, boşuna yaşamadığınızı düşünebilirsiniz”
-Özgür günlerinizde sivil toplumcu olarak sorunların, acıların üzerine gittiniz. Şu an dışarı baktığınızda en çok hangi sorun sizi üzüyor?
Yargının durumu sadece benim için değil, ülkem adına da üzüntü verici. Bu durumu dışarıdan bakarak değil, bizzat yaşayarak ifade ediyorum. Ekonomik durumun kötüleşmesiyle birlikte sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimdeki eşitsizliklerin artması, kadın cinayetleri ve iş cinayetleri haberlerini takip etmek acı veriyor. Depremde yaşanan ihmal kaynaklı kayıpları da unutmamak gerekir.
-Gelen mektuplardan hangileri sizi etkiledi?
Hem dostlarımdan hem de tanımadığım insanlardan sıcak, moral verici mektuplar aldım. Diyarbakır’dan bir genç, benden etkilendiğini belirterek, “Beni hiç tanımayan birinden böyle bir mektup alıyorsanız, boşuna yaşamadığınızı düşünebilirsiniz” diye yazmış. Ayrıca, tanımadığım bir ressam olan Natsuki Makita, Japonya’dan durumu öğrenip, üzerine resim yaptığı kartlar göndermesiyle beni olumlu anlamda şaşırttı.
-Türkiye’de hukuk ve demokrasi anlamında umudunuz var mı?
Ülkemde demokrasi ve hukuk ilkelerinin egemen olacağına dair umudumu kaybetmedim. Siyasi yelpazenin farklı kesimlerinden siyasetçiler, hukuk devletinin gerekliliklerinin yerine getirilmesinin önemini vurguluyorlar. Muhalefet partilerinin yerel seçimlerdeki başarılı sonuçları, demokratik siyasetin kapalı olmadığını gösteriyor.
“Avrupa’nın siyasi tarihinde çifte standart eksik olmamış, Gazze’deki katliamlara duyarsız kalınması da bu siyasi geleneğin bir tezahürü”
-Kurumlar ve kurallar artık değersizleşti. BM, NATO ve belki de en ağır ahlaki çöküşü AB yaşıyor. Tehdit kendine yöneldiğinde ses çıkarırken, başka yerlerde olanlara kayıtsız kalıyor. Yeni bir emperyalist döneme mi giriliyor?
Uluslararası hukukun geçerliliği bakımından karanlık bir dönemden geçiyoruz. Genel tespitler yapmak yerine, uluslararası ilişkilerde önemli rol oynayan siyasi aktörlerin davranışlarını ayrı ayrı değerlendirmek daha sağlıklı. Avrupa ve ABD’deki siyasi dinamikler birbirinden farklı. Trump’ı iktidara taşıyan toplumsal grupların profili, Avrupa’daki aşırı sağın tabanından oldukça farklı.
Trump’a oy verenlerin çoğu, kendi yakın çevreleri dışındaki gerçeklikle çok sınırlı bir ilişkiye sahip. ABD’nin gücünün azalmasıyla yaşadıkları ekonomik sıkıntılar arasında bir bağ kuruyorlar ve Trump’ın uluslararası ilişkilerin aleyhlerine işlediği yönündeki söylemlerini benimsiyorlar. Ekonomik durumları düzelmeden, Trump’a olan desteklerinin devam edeceğini düşünmüyorum.
Avrupa’nın siyasi tarihinde çifte standart her zaman var olmuştur. Aydınlanma döneminde eşitliğin norm haline geldiği bir dönemde bile Afrika’daki sömürgelerde ayrımcı politikalar yürütülmüştür. Gazze’deki katliamlara duyarsız kalınması da bu geleneğin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Avrupa siyasetinde vizyon eksikliği olduğu da söylenebilir. Avrupalı siyasetçiler, Rusya-Ukrayna savaşının Avrupa’da ve Ukrayna’da yaratacağı sorunları iyi değerlendiremediler ve savaşı önlemek için ciddi girişim

