1. Haberler
  2. Son Dakika
  3. Nesneler ve Anılar: Unutmanın Karanlık Yüzü

Nesneler ve Anılar: Unutmanın Karanlık Yüzü

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” romanından uyarlanan dizi sonrası müzeyi ziyaret eden bir arkadaşım, sohbetimiz sırasında “Hayatımızı saran nesneler aslında bizimle konuşuyor ama biz onları duymuyoruz,” dedi. Bu, Pamuk’un romanda aşk temasını oldukça iyi özetleyen bir tespit oldu. “Onlar, yaşamımızın hatırlatıcıları,” diye ekledim. “Gerçekten de yaşamımızın çerçevesini çizen, kişiliğimize dair gerçekçi bir portre oluşturan unsurlar. Ve bu nesnelerin çağrıştırdığı anlamlarla, kelimelere yüklediğimiz değerler üzerinden yargılara varıyoruz.”

Bunun üzerine düşünmeye başladım. Sözcüklerin hayattaki yeri yalnızca sözlük anlamlarıyla sınırlı değil. Zihnimizde, yaşamımızı şekillendiren ve etkileyen derin anlamlar taşımakta. Örneğin, “hatırlamak” ve “unutmak” terimleri… Zihnimizde biriken pek çok anı bu iki kavram etrafında şekilleniyor. Unutmak istediğimiz anılarla savaşır gibi mücadele ediyor, onları aklımızdan silmeye çalışıyoruz; hatırlamak istediklerimizi ise yaşamımızda tutma çabası içindeyiz. Davranışlarımız da bu ikili süreçten etkileniyor. Yaşarken, o anın bir anıya dönüşeceğini bilmek, zamanın ve mevcut ânın değerini artırmakla kalmayıp, aynı zamanda hüzün de yaratıyor. Bu yüzden belki de insan, geleceğinden çok geçmişiyle daha fazla ilgileniyor. Geçmiş, seçme özgürlüğü sunduğu için daha konforlu bir alan. İstediği anıları seçip şekillendirebilirken, geleceğe dair belirsizlikten korkuyor. Bu durum bireysel bir algı olarak düşünülebilir; fakat aslında her iki kavram da çoklu özneler barındırıyor. Başka bir deyişle, hatırladıklarımız hatırlatandır; unuttuklarımız ise unutturandır.

Dizinin etkisiyle müzeyi ziyaret eden arkadaşım, orada gördüklerinden hareketle yaşadığı bir anıyı paylaştı: “Gerçekten âşık olduğum, güzel anılar biriktirdiğim biri vardı,” dedi, sesi hüzünle doluydu. “Ayrıldıktan bir süre sonra, ‘Bende birkaç parça giysin var, ne yapayım onları?’ diye sordu. O an afallayıp kaldım, yanıt vermekte zorlandım. Kendimi basit bir senaryonun ucuz final sahnesinde gibi hissettim, içim acıdı; böyle bir karakter değildi o. Sonunda, ‘Zahmet olmazsa at çöpe,’ dedim. Görüyorum ki, ilişkimizin ruhunu da öldürmüş. Ortak anlamları ve yaşanmışlık izlerini silerek geçmişi temize çekmek istiyor. Zihninde yer vermek istemediğine dolabında neden yer ayırsın ki? Oysa ben, ondan bende kalanlara güzel zamanların hatırası olarak bakıyordum, bu yüzden değer veriyordum. Müzede de bunu hissettim; içimden romanın âşık kahramanı Kemal’i kutladım ve onu hayatımıza katan Orhan Pamuk’a teşekkür ettim.”

Arkadaşım anısını anlatırken dudağının kenarındaki kederli ifade, onun farkında olmadığı bir duygu yansıtıyordu ama ben bunu görebildim. Not defterimi çıkararak, Murat Gülsoy’un bir romanından altını çizdiğim bir cümleyi ona okudum: “Sizin kıymet verdiğiniz şeyler başkaları için hiçbir mana ifade etmiyorsa yabancı değil de nesiniz?” İşte tam da bu durumdu. İster sevgiliden, ister arkadaştan ya da aileden kaynaklansın, antikacılara, hurdacılara kadar düşmüş her nesne, kitap, fotoğraf ve belki de bir akşam vakti çöpe atılmış bir torba eşya, hatırlamanın rahatsız ediciliğinden uzak kalma çabasıdır. Unutma isteği, Tolstoy’un “İyi bir hafıza en büyük cehennemdir,” sözüyle hayatın gerçekliğinden kaçışın bir yansımasıdır. Bu, en çok da kendinden yabancılaşmadır.

Oysa kaçış mümkün değildir. Belleğimiz gerilere itse de her şey orada durur. Latife Tekin’in “Unutma Bahçesi” adlı romanını okuyanlar hatırlayacaktır; roman şöyle başlar: “Bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben… Ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.” Devamında ise “Unutarak hafiflediğimiz söylenemez; yani uçulmuyor, öyle unutarak, kuşlar gibi…” denir. Gerçekten de öyledir. Nesneler dilsiz değildir; arkadaşımın dediği gibi, konuşurlar ama biz duymayız. Unutmak istedikçe çoğalırlar ve beklenmedik anlarda, beklenmedik yerlerde seslenirler. Örneğin, bazen bir aynada kendimizle karşılaştığımızda, belki de uykudan uyanıp gecenin karanlığında, kimsenin duyamayacağı sorular sorarız kendimize. Bu soruların yanıtları, yaşayıp geçtiğimiz günlerde saklıdır; ama o günleri hatırlatan her ne varsa artık yoktur. Boşluk! Olmayan “şey” hayatımızı eksiltmiştir.

Arkadaşımdan ayrıldıktan sonra aklımda dolaşan bir cümleyi doğrulamak amacıyla kitaplığımı karıştırdım. Orhan Veli’nin, ayrıldığı ve bir daha bir araya gelemeyeceği sevgilisi Nahit Hanım’a yazdığı mektuplardan birinde bunun benzeri bir duygu vardı; şairin yalvarışı gibiydi. O satırları yeniden buldum: “Bana seni daha çok hissettirecek bir şey gönder, dedim ama göndermedin.” Kafka da Milena’ya duygularını nesneler üzerinden anlatmıştı: “Mesela, neden senin odanda duran, sen sandalyende ya da çalışma masanda otururken, uzanırken ya da uyurken, seni bütünüyle gören mutlu bir dolap değilim? Neden değilim?”

Bu cümleler, hatırlamak ve unutmak kavramlarının yalnızca fiziksel hazlarla sınırlı olmadığını; aynı zamanda kalıplaşmış davranışlarda, kalp atışlarında ve paylaşılan zamanlarda, birkaç fotoğrafta, yaşanmışlık izleri taşıyan nesnelerde sürdüğünü de gösteriyor. Eğer Nahit Hanım’dan onu anımsatacak bir şey gelseydi, şairin eksiğini tamamlayacak ve hayatını onaracaktı belki de. Kafka’dan, Orhan Veli’den daha iyi bilecek değiliz.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
Nesneler ve Anılar: Unutmanın Karanlık Yüzü
+ -
Giriş Yap

İa Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.