Çini sanatının zamanla bir tutkuya dönüşerek ömür boyu süren bir hikaye oluşturan Mesude Künen, “Babaannem ve dedemin anlattığı seramik hikayeleriyle büyüdüm. Başladığım zamanlar burada sadece iki atölye vardı, birine gidip eğitim aldım. Sonrasında bu sanat bir sevda haline geldi; çamura dokundukça kopamıyorsunuz ve bu gerçekten yaşanacak bir hayat hikayesi haline geliyor. Dedemler, dört kardeş olarak buraya göçtüler.” dedi.
ÇAMURA DOKUNDUĞUNUZDA KOPAMAZSINIZ…
Göçmen bir aileden geldiğini belirten Künen, “Atalarım da çömlekçilik yapıyordu. Sonrasında diğer kardeşlerim de yanımıza geldi ve herkes ayrı ayrı atölye açtı. Osmanlı döneminde İznik’te çini sanatının ateşini ilk yakan dedemler oldu. Göç ettiklerinde burası yaklaşık bin kişilik bir nüfusa sahipti.” ifadelerini kullandı.
1970’lerin başında Türkiye’ye naylon kap kacağın giriş yapmasıyla insanların porselen yerine naylon kullanmaya yöneldiğini söyleyen Künen, “Bu durum, çini sanatını icra edenlerin ailelerini geçindirmek için çiftçiliğe yönelmelerine sebep oldu.” dedi.
Künen, bu sanatın birçok incelik barındırdığını ve sabırlı olmanın şart olduğunu vurgulayarak, “Günümüzde İznik çinisi yapmaya çalışıyorum. Aslında İznik’te birçok dönem çalışmaları mevcut. Bizans seramikleri, geçmişten gelen beylikler etkileri ve Selçuklu esintilerini görebiliyoruz; nihayetinde Osmanlı döneminde çininin zirveye ulaştığı eserler var.” diye ekledi.
HER AŞAMA AYRI BİR İNCELİK GEREKTİRİYOR
Ortaya çıkan ürünlerin her aşamasının titiz işçilik gerektirdiğini kaydeden Künen, “İznik Çinisi’nde ana ham madde kuvars taşını büyük değirmenlerde öğüterek toz haline getiriyoruz. Daha sonra kil, su ve cam tozuyla yoğurarak hamurlar elde ediyoruz. Bu hamurlarla ‘patpatlama’ dediğimiz plakaları oluşturup bunları basıyoruz.” açıklamasında bulundu.
Bu sanatta en büyük özelliğin, çininin yaşayan bir yapı olması olduğunu belirten Künen, “Üzerinde bulunan porozlar sayesinde nemi alır ve dışarı verebiliriz; buna ‘nefes alan çini’ diyoruz. Saray, cami ve medreselerde gördüğünüz çiniler bu türdendir. Plakaları oluşturduktan sonra aynı malzemelerle astar yapıyor, bunu yaklaşık 950 derecede pişirerek taş elde ediyorum. Aslında doğal amorf taşı süsleyerek bir sanat eseri haline dönüştürüyorum.” dedi.
Ayrıca desen işleme sürecinden de bahseden Künen, “Öncelikle desenimizi kağıda çiziyoruz ve yüzeyde milyonlarca iğneyle deliyoruz. Daha sonra tabağın üzerine yerleştirip kömür tozuyla deseni aktarıyoruz. Bu deseni fırçayla tek tek çiziyoruz, ardından boyayıp kaplıyoruz ve tekrar fırına veriyoruz. 950 derece sıcaklıkta, parlak bir yüzeye sahip ürünümüz hazır hale geliyor. Aslında bunu bir nevi ateşe teslim etmiş oluyoruz.” diyerek süreci anlattı.


