1. Haberler
  2. Son Dakika
  3. İstanbul’da Doğum Günü ve Hayatın Kıyısında!

İstanbul’da Doğum Günü ve Hayatın Kıyısında!

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

O sabah, İstanbul’da yeniden bir yuva kurmanın mutluluğuyla uyandım. Eşyalar yerleştirilmiş, elektrik ve su hizmetleri açılmıştı. Sevdiklerimin yardımıyla kısa sürede birçok işi halletmiştim. O gün, biraz dinlenip giyinerek öğle saatinde Boğaz’da arkadaşlarımla buluşup kız kardeşimin doğum gününü kutlamak için sabırsızlanıyordum.

Tam kapıdan çıkacakken, internet bağlantısını sağlamak için görevli geldi. “Ablam, beş dakikalık iş,” dedi. Türkiye’de bu ifadenin pek de güvenilir bir vaat olduğunu biliyordum ama yine de “tamam” dedim. Her şeyin ters gittiğini hissediyordum. Beklediğim buluşmaya geç kalıyordum ve internet de bir türlü bağlanmıyordu. Görevli, hafif bir suçlulukla, “Abla, sizi Bebek’e kadar bırakayım. Oradan taksi bulursunuz,” dedi. “Tamam,” diyerek arabaya atladım.

İnternet sağlayıcısının aracında, görevliyle sohbet ederken İstanbul’un tadını çıkarıyordum. Güneş parlıyordu, sahil yolu cıvıl cıvıldı. Hayat, memleketin durumuna aldırmadan bir hızla akıyordu. Bebek’te bir taksi bulup İstinye’ye doğru yola çıktım. Ancak, deniz taksisi için belirlenen kalkış saatine yetişememiştim. Kız kardeşim aradı: “Rumelihisarı’na geri dön, oradan gel,” dedi.

İstanbul manevraları

Taksi şoförüne bunu söylediğimde, adam sert bir manevra ile direksiyonu kırıp ani bir U dönüşü yaptı. Arkadaki araç bize çarptı ve ben hafifçe ön koltuğa vurdum. Neyse ki durumu ucuz atlattık. Ancak saniyeler içinde iki şoför arasında bir tartışma başladı: “Sağa çek ulan!”, “Kör müsün be adam!”, “Önüne baksana!” şeklinde küfürler havada uçuşuyordu. Boğaz manzarası eşliğinde küçük çaplı bir İstanbul trafiği operası yaşanıyordu. Ama bu gün, canımı hiçbir şey sıkamazdı. Taksiden inip Rumelihisarı yönüne giden başka bir taksiye bindim.

Bu kez, Anadoluhisarı’ndaki restoranın adını verip oraya giden teknelerin kalkış yerini soruyorum. Şoför, isteksiz bir homurtuyla yanıtlıyor. Bir süre sonra, Rumelihisarı’nı geçtiğimizi fark ettim. “Sanırım geçtik,” dedim, bu sefer şoför ani bir U dönüşü yaptı ve bana, “Ben nereden bileyim restorana giden teknenin nereden kalktığını?!” diye fırça atmaya başladı. Neyse ki bu kez de arkadan kimse bize çarpmadı.

“Ev” sanki o düdük sesi…

On dakikalık tekne yolculuğunda, yüzümü güneşe tutarak Boğaz’ın üzerindeki ışık oyunlarına ve martıların şarkılarına dalmıştım. Vapurların düdük sesleri… “Ev” sanki o düdük sesi… Doğduğum yerin huzurunu hissediyordum. Bir yanıma Rumeli Hisarı, diğer yanıma Anadolu Hisarı yerleşmişti. Üstelik erguvan mevsimindeydik… Boğaz’ın koruları pembeye, eflatuna, mora bürünmüştü. Şehir, o an için tüm karmaşasını unutmuş gibiydi. Restorana vardığımda, kardeşim ve arkadaşlarım masaya yerleşmek üzereydiler.

Arkamızdan sert bir “PAAAT!” sesi geliyor!

Uzun zamandır görmediğim arkadaşlarım beni görünce ayağa kalktılar. Sekiz kadın, aynı anda birbirimize koşuyor, sarılıyor, gülüşüyorduk. Kardeşimin doğum günü hediyeleri veriliyor, masaya oturuyorduk. Tam içkilerimizin gelmesini beklerken, arkamızdan aniden sert bir “PAAAT!” sesi geldi. Vancouver’dan yeni gelmenin saflığıyla, o sesi suya vurmuş bir yunus kuyruğu zannettim. “Boğaz’da yunus mu var?” diye gülümseyerek arkama döndüm. Ancak, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden yaklaşık yirmi metre ötemize atlayan adamın çığlıklarını duydum.

Restoran personeli hazırlıklı

Bir anda herkes ayağa kalktı. Bizim masa, yan masalar… Herkes aynı anda bağırıyordu: “Biri atladı! Köprüden biri atladı!” “Yardım edin!” “Koşun!”… Köprünün üzerinde olup olaya tanık olan insanların çığlıkları yükseliyordu. O an, adamın düştüğü yerin birkaç metre ötesinden bir tur teknesinin geçtiğini fark ettik. Adam çığlık atabildiğine göre hayatta olmalıydı ama şimdi de tur teknesi tarafından ezilme ihtimali vardı. Restorandan hemen bir tekne çıkarıldı. Aynı anda restoran müdürü Sahil Güvenlik’i arıyor, bir başkası ambulansa haber veriyordu. O an, restoran personelinin böyle durumlar için hazırlıklı olduğunu, daha da üzücü olanı yaşananlara alışık olduğunu anladım.

İnsanların birbirine bakıp, bambaşka bir şey görmelerine hayret ediyorum

Biz de kıyıdan, tur teknesine doğru çılgınca bağırıyorduk. “Duuur! Duuur!” Kollarımızı sağa sola savurarak işaret ediyorduk. Ancak teknedekiler, bambaşka bir sahneden görüyormuş gibi neşeyle el sallıyorlardı. Bazıları ayağa kalkıp coşkuyla karşılık verdiler. İnsanların bazen birbirine bakıp bambaşka bir şey görmelerine hayret ediyorum. Tur teknesi tam adamın yanından geçerken nihayet durumu fark edip geri döndü. O sırada restorandan çıkan tekne, çoktan yardıma ulaşmıştı. Bütün bunlar, saatler sürmüş gibi gelen beş dakikanın içinde yaşanıyordu.

Görünen ve görünmeyen acılar

Adam çığlık atmaya devam ediyordu. 65 metreden atlamıştı… Kim bilir bedeni nasıl bir acıyla yanıyordu. Hepimizin gözünden yaşlar boşanıyordu. Bu durum sadece fiziksel acısını düşündüğümüz için değil, bir insanı hayatına son vermeyi düşünecek kadar çıkışsız hissettiren görünmez acıların varlığını bildiğimiz için… Tekne adama bir can simidi atıyor. Restoran müdürü, kıyıdan tekneye bağırıyor: “Dikkatli alın tekneye! İç kanaması olabilir!”

Öldürmeyen Allah, öldürmüyor!

Adam, hepimizin şaşkın bakışları arasında, can simidine tutunup merdiveni kullanarak tekneye çıkıyordu. Sanki biraz önce köprüden atlamamış da, Boğaz’da yüzüp çıkmış biri gibiydi. Kılına zarar gelmemiş gibi görünüyordu. Şükrediyoruz. Gerçek bir mucizeye tanık oluyorduk. “Öldürmeyen Allah öldürmüyor,” dedik. Ölmek isteyen ölemezken, yaşam hakkı elinden alınan, yaşamak isteyen insanları düşündük. Şokta zihnimiz, aynı anda onlarca düşüncenin istilası altında kalmıştı.

Ayakkabısının tekinin olmayışı

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
İstanbul’da Doğum Günü ve Hayatın Kıyısında!
+ -

Yorumlar kapalı.

Giriş Yap

İa Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.