Cana Tülüş Türk
Demokrasi üzerine yapılan tartışmalar genellikle seçimler, sandıklar, temsil sorunları, kutuplaşmalar ve kurumların işleyişi etrafında şekillenmektedir. Ancak bu konuların temelinde, sıklıkla yeterince ele alınmayan bir mesele yatmaktadır: Kaybetmeyi kabul edebilmek.
Siyaset bilimi alanında bu olgu “loser’s consent” olarak adlandırılmaktadır. Türkçeye “kaybedenin rızası” veya “kaybedenin onayı” şeklinde çevrilebilir. Kavramın özü oldukça basittir: Bir seçim, kongre veya siyasi yarışmanın ardından kaybeden taraf, sonucunu meşru kabul ediyor mu? Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki kurultay, tüzük ve liderlik tartışmalarına, olağanüstü kurultay çağrılarına baktığımızda, bu sorunun sürekli bir şekilde gündemde olduğunu görebiliriz. Kaybeden taraf, bir sonraki mücadeleye hazırlanmayı mı seçiyor, yoksa sonucu ve süreci tamamen reddediyor mu?
Bu soru, ilk bakışta göründüğünden çok daha kritik bir öneme sahiptir. Zira demokrasiyi sürdüren unsurlardan biri, yalnızca seçimlerin yapılması değil, aynı zamanda çıkan sonucun hem kazananlar hem de kaybedenler tarafından meşru kabul edilmesidir.
Bir futbol maçı düşünelim. Maç sonunda kaybeden takım, hakemin kararlarını sorgulayabilir veya rakibinin daha iyi oynamadığını düşünebilir. Ancak yine de oyunun kurallarını kabul eder ve bir sonraki maça çıkar. Eğer her mağlubiyet sonrasında “bu maç geçersizdir” denilmeye başlanırsa, oyun sürdürülemez hale gelir.
Demokratik siyasette de benzer bir durum söz konusudur. Demokrasi, yalnızca kazanma hakkı değil, kaybetme olasılığını da kabul etme rejimidir. Belki de demokrasinin en temel özelliği, sonucu önceden bilmediğimiz bir yarışmaya katılmayı kabullenmektir.
Bu nedenle, siyaset bilimciler uzun zamandır kaybedenlerin tutumları üzerinde duruyor. Zira demokratik sistemlerin dayanıklılığı çoğunlukla kazananların tutumlarından çok, kaybedenlerin tepkileri üzerinden anlaşılmaktadır.
Ancak benim uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir soru daha var. Acaba sorun yalnızca kaybedenlerin sonucu kabul etmemesi mi? Yoksa daha derin bir meseleyle mi karşı karşıyayız?
Bireysel düzeyde demokrasi algılarını incelediğim doktora ve sonraki araştırmalarım sırasında Kırklareli’nde farklı siyasi partilerden, değişik yaş gruplarından ve çeşitli toplumsal kesimlerden siyasi olarak aktif yurttaşlarla yaptığım görüşmelerde dikkatimi çeken bir durum vardı. Görüştüğüm kişilerin neredeyse tamamı demokrasiye olumlu anlamlar yüklemekteydi. Demokrasi, iyi bir şeydi. Demokrasi, gerekliydi. Fakat bu olumlu tanımların ardından sıkça “ama” ifadesi geliyordu. Demokrasi önemlidir ama… Halk her zaman doğru karar vermez ama… Seçimler gereklidir ama… Çoğunluğun kararı esastır ama…
Bu tekrar eden kalıbı, danışman hocamla birlikte yazdığımız çalışmamızda “contradictory reasoning” yani çelişkili muhakeme olarak tanımlamıştık. İnsanlar, aynı anda hem demokratik değerlere bağlılık gösteriyor hem de bu değerleri sınırlayan veya geri plana iten gerekçeler üretebiliyor. Başka bir deyişle, demokrasiye dair normatif bağlılık ile gündelik siyasi muhakeme arasında bir gerilim söz konusu.
Araştırmamızın bir diğer önemli bulgusu, bazı katılımcıların demokrasi kavramını savunurken, demokratik teorinin temel ilkeleriyle çelişen fikirler dile getirmesiydi. Güçlü liderlerin denetlenmemesi gerektiği, ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda muhalefetin sınırlanabileceği gibi düşünceler bunlar arasında yer alıyordu. Bu bağlamda, bu fikirleri “authoritarian notions of democracy” yani demokrasiye dair otoriter anlayışlar olarak tanımladık.
Gerçekten de kaybedenin rızası literatürü ile bu bulgular arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşünmekteyim. Bu literatür, “Kişiler kaybettiklerinde sonucu kabul ediyor mu?” sorusunu soruyor. Benim düşündüğüm ise, sanki daha önceki bir soruya işaret ediyor: “Kişiler kaybetmeyi siyasetin doğal bir parçası olarak görüyor mu?”
Aradaki fark küçük gibi görünse de oldukça önemlidir. Bir kişinin seçim sonucunu kabul edebilmesi için öncelikle rakibinin meşru biçimde kazanabileceğine inanması gerekir. Eğer rakibinin kazanmasını baştan gayrimeşru olarak görüyorsa, seçim sonucunu kabul etmesi beklenemez. Karşı tarafın yönetime gelmesini genel olarak bir risk olarak algılıyorsa, seçim sonuçlarını meşru kabul etmesi zorlaşır. Kendi tercih ettiği siyasi aktör dışında kalanların iktidar olma hakkını içselleştirememişse, kaybetmeyi demokratik rekabetin doğal bir sonucu olarak değerlendirmesi mümkün değildir. Bu nedenle, mesele yalnızca seçim sonuçlarının kabul edilip edilmemesi olmayabilir. Daha derin bir demokratik belirsizlik sorunu ile karşı karşıya olabiliriz.
Siyaset bilimci Adam Przeworski’nin yıllar önce vurguladığı gibi, demokrasinin özü belirsizliktir. Demokratik seçimlerin anlamlı olmasının nedeni, sonucu önceden bilemememizdir. Eğer kazananı baştan biliyorsak veya yalnızca belirli aktörlerin kazanmasını meşru görüyorsak, demokratik rekabetin anlamı kalmaz.
Bu noktada kaybedenin rızası kavramını genişletmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. İlk mesele kaybedenin rızasıdır. İkinci mesele kaybetme ihtimalinin meşruiyetidir. Üçüncü mesele ise rakibin meşruiyetidir. Bu üç unsur arasındaki ilişkinin zayıflaması, demokrasinin dayanıklılığını olumsuz etkiler.
Son dönemde CHP etrafında yaşanan tartışmaların, yalnızca bir parti içi güç mücadelesi değil, aynı zamanda daha geniş bir demokratik kültür meselesi olduğuna inanıyorum. Burada kimin haklı ya da haksız olduğunu değerlendirmek istemiyorum. Her iki tarafı da dinlemekteyim. Ayrıca, demokratik süreçlerin meşruiyet kazanabilmesi için adil koşullar altında yürütülmesi gerektiği de bir gerçektir. Ancak tüm bunların ötesinde başka




Yorumlar kapalı.