Cumhuriyet’in sadece Osmanlı’dan radikal bir ayrışma olarak değerlendirilmesi, Türkiye’nin çağdaş tarihini tam anlamıyla kavramak açısından yetersizdir. Cumhuriyet elbette bir kopuştur; saltanatın kaldırılması, hilafetin ortadan kaldırılması, egemenliğin kaynağının hanedandan millete aktarılması, hukuk düzeninin laikleştirilmesi ve yurttaşlık kavramının ümmet ve tebaa kimliğinin yerine geçmesi gibi dönüşümler bu durumun göstergesidir. Ancak Cumhuriyet yalnızca bir kopuş değil, aynı zamanda çökmekte olan bir imparatorluğun son dönemine dair en kapsamlı tarihsel sonuçları da içerir.
Bu nedenle Cumhuriyet’i anlamak için onu sadece 1923 ile başlatmak yeterli değildir. 1876, 1908, 1909, 1918, 1920 ve 1922 gibi tarihlere de bakmak gerekir. Zira Cumhuriyet, yalnızca Millî Mücadele’nin askeri zaferiyle doğmamış; aynı zamanda Abdülhamid döneminin güvenlikçi devlet refleksinden, İttihatçıların kurtarma kaygısından, Vahdettin döneminin meşruiyet krizinden ve imparatorluğun dış destek arayışının başarısızlığından beslenmiştir.
Başka bir deyişle, Cumhuriyet, Osmanlı’nın reddi değil, Osmanlı’nın son döneminde denenen, tükenen ve başarısız olan siyasi seçeneklerden doğan tarihsel bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu çalışmanın ana tezi, Abdülhamid döneminin, devleti korumak adına toplumu denetleyen güvenlikçi modernleşmenin sınırlarını gösterdiğidir. Vahdettin dönemi ise içeride meşruiyet üretemeyen bir iktidarın dış desteğe yaslandığında nasıl hızla yalnızlaşabileceğini gözler önüne sermektedir. Mustafa Kemal’in inşa ettiği Cumhuriyet ise bu iki tarihsel çıkmazın karşısında yeni bir yol sunarak, millet egemenliği, kurumsal devlet, ekonomik bağımsızlık ve bağımsız dış politika temelinde yeni bir siyasi düzen oluşturmuştur.
Abdülhamid: Devleti kurtarmak için toplumu susturmak
II. Abdülhamid dönemi, Osmanlı modernleşmesinin en karmaşık ve öğretici dönemlerinden biridir. Bu dönem yalnızca “istibdat” kavramıyla açıklanamaz; aynı zamanda “modernleştirici padişah” olarak görmek de yetersiz kalır. Abdülhamid’in tarihsel önemi, bu iki yaklaşımın birleşiminden kaynaklanır. O, hem modernleştirici bir liderdi hem de korkularıyla hareket ediyordu. Hem devleti güçlendirmek istiyor, hem de toplumun siyasi enerjisinden çekiniyordu. Demiryolu, telgraf, okul, bürokrasi ve yönetim kapasitesi kurmasına karşın, basını, muhalefeti, öğrencileri ve subayları denetim altında tutuyordu.
Abdülhamid’in zihniyetini şekillendiren en önemli unsur, kişisel iktidar arzusu kadar, imparatorluğun çözülmesi korkusuydu. 93 Harbi’nin yıkıcı sonuçları, Balkanların kaybı, Rus ordusunun İstanbul’a kadar gelmesi, dış borçların baskısı ve milliyetçilik dalgası, Osmanlı devlet aklını derin bir savunma psikolojisine itmiştir. Bu psikoloji, devletin öncelikli meselesinin özgürlük değil, bekası olduğunu ortaya koyar. Devletin ayakta kalması gerekiyordu; bunun için de toplum kontrol altında tutulmalıydı.
Bu model, kısa vadede anlaşılır bir mantığa sahipti. Çöken bir imparatorlukta merkezi otoriteyi güçlendirmek, taşrayı denetlemek ve eğitim ağını genişletmek, devlet kapasitesini artırıyordu. Ancak sorun, bu kapasitenin siyasal katılımla değil, güvenlikçi denetimle birlikte büyümesiydi. Devlet modernleşiyor, ama siyaset daralıyordu. Bürokrasi genişliyor, ama kamusal alan küçülüyordu. Okullar çoğalıyor, ama fikir hayatı baskı altında kalıyordu.
Abdülhamid modelinin temel çelişkisi, devletin modernleşmesi fakat toplumu siyasal özne olarak görmemesiydi.
Bu nedenle Abdülhamid dönemi Cumhuriyet’e yalnızca olumsuz bir miras bırakmadı. Aksine, Cumhuriyet’in kullanacağı birçok araç bu dönemde güçlendi: modern eğitim kurumları, askeri okullar, bürokratik kapasite, haberleşme altyapısı ve merkezi idare fikri. Ancak aynı dönem, Cumhuriyet’in aşmak zorunda kalacağı büyük bir siyasal dersi de üretti: Devlet, topluma güvenmeden uzun süre ayakta kalabilir; ama toplumun enerjisini siyasetin dışına ittiğinde, kendi meşruiyet zeminini de daraltır.
Abdülhamid’in trajedisi burada yatmaktadır. Devleti kurtarmak için toplumu susturmaya çalıştı; ancak susturulan toplumdan yeni bir siyasal kuşak doğdu. Askeri okullarda, tıbbiyelerde, mühendislik okullarında ve bürokratik kadrolarda yetişen genç kuşak, nihayetinde Abdülhamid’in kurduğu düzeni aşacak fikirleri taşımaktaydı. İttihatçılar ve Mustafa Kemal de bu tarihsel dünyanın içinden çıkmıştır.
Bu nedenle Abdülhamid, Cumhuriyet’in yalnızca antitezi değil; aynı zamanda onun tarihsel ön koşullarından biridir. Cumhuriyet, Abdülhamid’in devlet kapasitesi mirasını aldı; fakat onun korkuya dayalı siyasal düzenini aşmayı hedefledi.
1908 ve 1909: Özgürlük coşkusu, düzen krizi ve devlet refleksi
1908 Meşrutiyeti, Abdülhamid döneminin bastırılmış siyasal enerjisinin patlaması olarak değerlendirilebilir. Otuz yıl boyunca sansür, jurnal, denetim ve merkezi kontrol altında kalan toplum, bir anda basının, derneklerin, fikir hareketlerinin ve siyasi tartışmaların çoğaldığı yeni bir döneme girdi. “Hürriyet”, “vatan”, “millet”, “meşrutiyet” ve “kanun” kelimeleri yalnızca aydınların değil, geniş şehirli kesimlerin de siyasi sözlüğüne girmiştir.
Ancak uzun süre bastırılmış bir siyasi alanın aniden açılması, büyük bir yönetim krizini de beraberinde getirdi. Osmanlı toplumu özgürleşmek istiyordu; ancak imparatorluk hâlâ çözülüyordu. Basının sertleşmesi, ordu içindeki ayrışmalar, eski düzenin taraftarlarının rahatsızlığı ve İttihatçıların devleti kurtarma telaşı, giderek daha merkezi ve disiplinci bir çizgiye yönelmesine neden oluyordu.
31 Mart Vakası, tam bu gerilimin içinden doğmuştur. Olayı yalnızca “irtica


Yorumlar kapalı.