Rıza Türmen-Işıl Kurnaz
Beklenen gelişme nihayet yaşandı. En beklenmedik olaylardan biri daha gerçekleşti. İstinaf Mahkemesi’nin mutlak butlan kararı ile CHP’nin 38. Kurultay kararları iptal edildi. Ardından, çevik kuvvetle birlikte biber gazlı bir saldırı gerçekleştirildi ve CHP Genel Merkezi’ne zorla girildi. Orantısız güç kullanan çevik kuvvet, yalnızca CHP Genel Merkezi’ni değil, aynı zamanda halkın iradesini de hedef aldı. İktidarın gölgesi altında bulunan bu yeni CHP Genel Merkezi, tabanını nasıl ikna edecek ve nasıl bir çalışma ortamı yaratacak?
Gerçek şu ki, mutlak butlan davasını takip eden olaylardaki esas çelişki, Kılıçdaroğlu ile Özel arasında bir koltuk mücadelesi değil. Asıl çelişki, demokrasiyle yönetilen bir ülkede yaşamak isteyenler ile baskıcı bir otoriter rejim inşa etmek isteyenler arasında yaşanıyor. Halkın desteğini kaybetmiş bir AKP iktidarı, muhalefetin bastırılması ve muhalif seslerin susturulmasıyla iktidarda kalabileceğini düşünmektedir. Mutlak butlan kararı, AKP’nin demokrasi, hukuk devleti ve insan haklarını hiçe sayarak yöneldiği yeni bir rejim aşamasına geçişin habercisi oldu. Bu durum, tek partili bir dönemin başlangıcını işaret ediyor. Bu dönemde muhalefet partileri ya olmayacak ya da iktidar tarafından kabul edilen, seçim kazanma şansı olmayan partiler olarak varlık gösterecekler.
Bu, Putin Rusyası’na benzer bir yönetim biçimini ortaya koyuyor. Kılıçdaroğlu’nun CHP başkanlığındaki bir erken seçim, böyle bir rejim için kapı aralayabilir. Bu seçim, iktidarı değiştirme fırsatına sahip son seçim olabilir.
Savaş durumu olmamasına ve koşulların farklılık göstermesine rağmen, bir cephe içindeki çatışmanın sonuçlarını anlamak için İspanya İç Savaşı örnek alınabilir. 1936-1939 yılları arasındaki İspanya iç savaşında, General Franco’nun liderliğindeki Kralcı güçlere karşı savaşıp Avrupa’dan yalnızca Stalin Rusyası’nın desteklediği Cumhuriyetçiler, bu arada kendi içlerinde de çatışmaya düştüler. George Orwell, “Katalonya’ya Selam” adlı eserinde Barselona sokaklarındaki Stalinciler ile Troçkistler arasındaki silahlı çatışmaları etkileyici bir şekilde anlatır. Bu iç çatışmadan faydalanan General Franco, Barselona’ya girerek savaşı sonlandırdı ve İspanya, Franco’nun ölümüne dek 37 yıl boyunca faşizmin karanlığına gömüldü.
AKP’nin izlediği yolun taşıdığı riskler toplumda hala tam olarak kavranabilmiş değil. İyi olan ile kötü olan, gerçek ile yalan arasındaki belirsizlik devam ediyor. Tehlikelerin farkında olanlar ise, demokrasinin geçerli olduğu geçmiş dönemlerin kalıplarıyla itiraz ediyor. Oysa Türkiye, daha önce hiç karşılaşılmamış bir otoriterlik dönemine girmekte. Geçmişteki hukuk devleti ve insan hakları gibi kavramların artık hiçbir geçerliliği yok.
Türkiye, Cumhuriyet tarihinin belki de en büyük krizini yaşıyor. Ana muhalefet partisi fiilen kapatılmış durumda ve tek partili bir döneme dönülmüştür. Seçim yapılıp yapılmayacağı, eğer yapılırsa bunun serbest ve adil bir seçim olup olmayacağı belirsiz. Mutlak butlan, bağımsız bir yargı kararı değil, sarayda planlanan ve yargı ile Kılıçdaroğlu eliyle yürütülen bir projedir. Bu yeni projenin adı “demokrasinin sonu projesidir.” Türkiye, yeni bir demokrasi değil; Tanzimat’tan bu yana yürütülen demokratik mücadelenin kazanımlarıyla birikmiş birikimlerin heba edilmesidir.
Kurulmakta olan yeni rejimin bir diğer özelliği ise, vicdansız bir yapı olmasıdır.
Baskı, hukuksuz yargılamalar ve zalimane davranışlar muhalefeti, iktidara “vicdanlı olma” çağrısı yapmaya itiyor. Ancak bu çağrının bir anlamı yok. Otoriter rejimler, halkın itiraz etmediği, sessiz kaldığı ve itaat ettiği bir yönetim kurmaz; aynı zamanda insanın değersiz olduğu bir sistem inşa eder. İnsanların değeri olmadığından, kötü muamele, insanlık dışı davranışlar ve temel hakların ihlali suç sayılmaz. Suç, yalnızca rejime karşı gelmek ve demokratik yollarla iktidarı ele geçirmeye çalışmaktır.
AKP iktidarına karşı koyan ve seçimlerde kazanma potansiyeli yüksek olan bir CHP yönetimi yerine, önceden tasarlanmış bir yargı kararı ile AKP’ye kolay bir rakip olan eski CHP yönetiminin getirilmesi, Yüksek Seçim Kurulu’nun önceki kararlarını hiçe sayarak istinaf kararını kabul etmesi, Türkiye’nin demokratiksizleştirilmesinde yargının rolünü bir kez daha gözler önüne serdi.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin verdiği karar hukuken sakattır:
1. Görevsizlik sorunu: Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesi, siyasi partilerin kongre dahil tüm seçimlerinin yargı gözetimi altında yapılacağını belirtir. Anayasa’nın 79. maddesi gereği bu organ Yüksek Seçim Kurulu olarak tanımlanmıştır.
Mevcut durumda, Siyasi Partiler Kanunu’nun 121. maddesinde yer alan, bu kanunda hüküm bulunmayan hallerde Türk Medeni Kanunu ile Dernekler Kanunu’nun ilgili hükümlerinin kıyasen uygulanacağına ilişkin hükümden hareketle bir boşluktan yararlanılmıştır. Bu boşlukla, Türk Medeni Kanunu’nun 83. maddesindeki genel kurul kararlarının yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlar saklıdır hükmüne dayanılmakta ve hukuk mahkemeleri görevli sayılmaktadır. (Hukukta mutlak butlan, bir hukuki işlemin kanunun emredici hükümlerine, kamu düzenine veya genel ahlaka aykırı olması nedeniyle baştan beri hükümsüz sayılması anlamına gelir. Yokluk, işlemin hukuk dünyasında hiç doğmamış sayılmasıyken, mutlak butlan ise işlemin kurucu unsurlarının tam olduğu ancak doğduğu andan itibaren geçersiz sayıldığı anlamına gelir.)
Ancak mahkemenin kendisini görevli sayarak bu kararı vermesi baştan yanlıştır. Türk Medeni Kanunu’nun siyasi partiler için uygulanabileceği bir durum dahi olsa, kıyasen uygulama Siyasi Partiler Kanunu’nda hüküm yoksa geçerli olacaktır. Ancak Siyasi Partiler Kanunu’nun 21. maddesi şunu belirtir: “İlan


Yorumlar kapalı.