İstanbul’un seçilmiş Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibine yönelik yargılamalar, yaklaşık iki buçuk aydır devam etmektedir. “Casusluk” davası kapsamında, İmamoğlu ve Necati Özkan’ın bir kez daha tutuklanması ve gazeteci Merdan Yanardağ’ın Silivri’ye gönderilmesiyle sonuçlanan duruşmalar, geçtiğimiz hafta başladı. 11 Mayıs’taki ilk duruşmayı izledim ve salondaki diğer katılımcılar gibi birçok soru işaretiyle Silivri’den ayrıldım. Davanın açılmasına zemin hazırlayan Hüseyin Gün’ün, medyada yayımlanan “tuhaf” veya “dengesiz” imajının aksine, daha farklı bir portre çizdiği izlenimini edindim. Ancak, kendisinin istihbaratçı olup olmadığına dair bir durum varsa, bu konunun İmamoğlu’ndan ziyade, devleti yönetenleri ilgilendiren bir mesele olduğu duruşmalarda belirginleşti.
İmamoğlu’nun avukatı Hasan Fehmi Demir, “Casusluk” davasının karmaşık yapısını, İBB davasının seyrini ve Ekrem İmamoğlu’nun psikolojik durumunu en iyi yorumlayabilecek isimlerden biri. Kamuda pek görünmeyen bir avukat olması, birçok kişiyi şaşırtabilir; bu durum, özellikle siyasi davalarda alışık olduğumuz bir tavır değil.
Hasan Fehmi Demir, İmamoğlu’nu yalnız başına değil; Fikret İlkiz, Tora Pekin ve cezaevinde bulunan Mehmet Pehlivan ile birlikte savunmaktadır. Ekip olarak güçlü bir işbirliği içinde çalışıyorlar. İmamoğlu hakkında açılan çok sayıda dava nedeniyle, tek bir avukatın tüm davalara yetişmesi mümkün değil. Örneğin, Hasan Fehmi Demir ve Fikret İlkiz casusluk duruşmasındayken, Tora Pekin İBB duruşmasını izliyordu.
Demir, casusluk davasında Hüseyin Gün’ün mahkeme salonunda anılan AKP’li siyasetçileri ve sunduğu yetki belgesinin altındaki imza sahibi Fuat Oktay’ı açıklama yapmadıkları takdirde tanık olarak çağırabileceklerini ifade etti. Bu bağlamda, MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Hüseyin Gün ile birlikte yer aldığı o ünlü toplu fotoğrafı hatırlatmak gerekir.
Bugüne kadar medyada pek konuşmayan Hasan Fehmi Demir, muhtemelen yakın gelecekte bu denli detaylı bir mülakat daha vermeyecek. Ancak, burada dile getirdiği öngörülerin Türkiye’nin siyasi tarihi açısından önemli bir yere sahip olacağını düşünmek için uzun yıllar beklemeye gerek yok. Demir’in açıklamaları, sıkıştırılmış siyasi takvimler çerçevesinde oluşturulan hukuki kurguların eninde sonunda çözümlenip geçersiz hale geldiğini hatırlattı. Ayrıca, İmamoğlu ve arkadaşlarının özgürleşmesinin temelinin halk desteği olduğuna dikkat çekti.
“Avukatların iletişimci görevi üstlenmesi gerektiğine hiç inanmadım”
– Ekrem İmamoğlu’nun avukatları olarak kamuoyuna açıklama yaparken pek görünmüyorsunuz. Bu durum, Türkiye toplumu olarak alışık olduğumuz bir durum değil. Tüm ülke gözünü bu davalara çevirmişken, mahkeme dışındaki görünürlüğünüzün az olmasının bir nedeni var mı? Bu sizin ilk “siyasi dava”nız değil, ama kamuoyu bunu pek bilmiyor. Yakın tarihte savunmasını üstlendiğiniz diğer davaları hatırlatır mısınız?
Medyada pek görünmediğim doğru. Bunun birçok nedeni var, aslında bu biraz bilinçli bir tercih. Mesleki faaliyet alanlarımız belirli, medya bu alanların istisnasını oluşturuyor. Avukatların mahkeme ile kamuoyu arasında köprü görevi görse de iletişimcilerin rolünü üstlenmeleri gerektiğine inanmıyorum. Günümüz medyasının gerçeklerden ziyade sansasyona odaklandığını söyleyebilirim. En çok bağıran kişinin haklı olduğuna inanılan bir ortamda yaşıyoruz.
Siyasi dava geçmişim zengin; politikanın hukuk aracılığıyla çözüm aradığı davalar bakımından pek çok davada yer aldım.
– Siz söylemeyeceksiniz, ben hatırlatayım o halde okuyucularımız için; Gezi Davası, Balyoz, Ergenekon’da, Çağdaş Hukukçular…
Evet, saydığınız ve daha birçok davada görev aldım.
“2000’li yılların başından beri dünyada ‘suç’ klasik anlamını yitirdi”
“Normu ihlal eden ‘suçlu’ değil ‘düşman’ olarak nitelendirilir oldu”
“Yargının aleyhine genişleyen polisiye tedbirler emperyalist devletlerden ihraç edildi”
– Davaların görüldüğü yer de Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının yattığı yer de Silivri olduğu için, ister istemez bugünkü süreçler, Fethullahçıların yargıda hakim olduğu dönemlerle kıyaslanıyor. Zira Silivri, o dönemin sembolüydü. O davaların bazı hakim ve savcıları ya yurtdışına kaçtı ya da cezaevine girdi. Siz de bu davaları FETÖ tipi “kumpas davaları”na benzetenlere katılıyor musunuz? Eğer bu yorum eksik veya yanlışsa neden?
Elbette benzer yanları mevcut, ancak konuya daha geniş bir açıdan bakmayı tercih ediyorum. Sorunu detaylı olarak ele almak mümkün değil. Ancak ana hatlarıyla belirtmek gerekirse, 2000’li yılların başından itibaren dünya genelinde krize giren finans kapitalin, ilkel dönemlerindeki zor yöntemlerine yeniden döndüğünü gözlemliyoruz. Güvenlikleştirici politikalarla birlikte genişletilen “terör” tanımı, olağanüstü tedbirleri de beraberinde getirmiştir. Tüm bunlar, dünya genelinde geniş kitleler aleyhine ceza hukukunun dönüşümüne yol açmıştır. Suç, klasik anlamını yitirmiştir; “tehlikelilik” kavramı ile ele alınarak, failin niyetine göre değerlendirilmekte, normu ihlal edenler suçlu yurttaş olarak değil, düşman olarak nitelendirilmektedir.
– Ya da bazı durumlarda failin kimliğine göre…
Evet. Tehlikeli eylemler ve tehlikeli kişiler kimlerdir, bunları tayin eden siyasi iktidarlar olmaktadır. Niyet okumaya dayalı sözde yargılamaların temel dinamiği, yargının aleyhine genişleyen kolluk tedbirleridir. Örneğin; teknik takip, telekomünikasyonun denetlenmesi, gizli tanık, etkin pişmanlık, dijital veriler gibi unsurlar bu durumu gösterir. Çoğu, uluslararası sözleşmeler ve ABD başta olmak üzere emperyalist devletlerin dayatmalarıyla geri bırakılmış ülkelere ihraç edilmiştir.

Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Hasan Fe
Yorumlar kapalı.