İstanbul’dan Kahire’ye modernlik, hafıza ve kültürel egemenlik üzerine…
Giriş
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Bu, Türkiye’de sıkça vurgulanan Atatürk’ün sözlerinden biridir. İlk bakışta kültürel bir romantizmi andırsa da, İstanbul’dan Kahire’ye uzanan modernleşme öyküsüne derinlemesine bakıldığında, bu ifadenin çok daha kapsamlı bir anlam taşıdığı anlaşılmaktadır. Sanat, sadece estetik değil; bir toplumun kendi kimliğini oluşturma, anlatma, hafızasını koruma ve tarih içinde var olma yeteneğidir.
Modernleşme tarihine dair yanlış okumalar uzun süre devam etti. Özellikle Osmanlı sonrası dönemde modernlik, genellikle teknik ilerleme, sanayileşme, ordu reformları, bürokratik merkezileşme veya anayasal dönüşüm gibi unsurlarla tanımlandı. Ancak toplumlar, yalnızca fabrikalarla ve demiryollarıyla modernleşmez. Modernlik, aynı zamanda bir bakış açısının değişimidir ve insanların kendilerini, şehirlerini, gündelik yaşamlarını ve hafızalarını yeniden inşa etme sürecidir.
Bu bağlamda, son dönemlerde yayımlanan üç bölümlük ARTE belgesel dizisi “İstanbul’dan Kahire’ye Modern Olmanın Bin Türü!” yalnızca sanat tarihi açısından değil, Türkiye’nin modernleşme hikâyesini yeniden yorumlamak açısından da oldukça değerli bir çalışma olarak öne çıkıyor. İstanbul’dan Kahire’ye, Beyrut’tan Bağdat’a uzanan geniş bir coğrafyada sanatçıların, mimarların ve düşünürlerin etkilerini inceleyen bu belgesel, modernliğin yalnızca Avrupa’dan ithal edilen tek yönlü bir süreç olmadığını gözler önüne seriyor. Belgeselin temel tezi, Osmanlı sonrası dünyanın sadece Batı’yı taklit etmediği, aynı zamanda kendi modernlik biçimlerini de geliştirmeye çalıştığıdır.
Bu durum, Türkiye açısından büyük bir öneme sahiptir. Çünkü Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına dair tartışmalar hala yanlış bir ikili yapı içinde sürmektedir. Bir yanda Cumhuriyet’in yalnızca “Batılılaşma” olarak değerlendirilmesi, diğer yanda ise modernleşmeyi “yerli olanın kaybı” şeklinde yorumlayan bir yaklaşım mevcuttur. Oysa Türkiye’nin modernleşme hikâyesi çok daha karmaşıktır. Cumhuriyet, sadece Avrupa’ya benzemek için bir çaba değildi; aynı zamanda Osmanlı’dan devralınan çok katmanlı bir hafızayı, yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir kamusal yaşam içinde yeniden yapılandırma çabasıdır.
Bu nedenle Atatürk’ün sanat üzerine söyledikleri, yalnızca kültür politikası çerçevesinde ele alınamaz. “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” ifadesi, modern toplumun nasıl sürdürülebilir olduğuna dair derin bir anlayışı yansıtır. Sanat, burada sadece bir dekorasyon unsuru değil; toplumsal yaşamın vazgeçilmez bir parçasıdır. Nasıl ki kan damarları bedenin varlığını sürdürmesini sağlarsa, sanat da toplumun ortak duygu, hafıza ve hayal gücünü canlı tutar.
Günümüzde bu sözün gerçek anlamı daha iyi anlaşılmakta. Modern dünyanın pek çok krizi, yalnızca ekonomik veya siyasal alanlarda yaşanmıyor. Bazı toplumlar ekonomik olarak güçlü kalsa bile, estetik anlamda zayıflayabiliyor. Şehirler büyüyor ama ruhunu kaybediyor. İnsanlar kalabalıklaşıyor ancak ortak hikâyeler oluşturamıyor. Devlet varlığını sürdürüyor ancak kültürel dolaşım zayıflıyor. İşte burada Atatürk’ün “hayat damarı” metaforu son derece güçlü bir hale geliyor.
Modernlik yalnızca fabrika değildi
Osmanlı’nın son dönemindeki dönüşüm yalnızca idari reformlarla sınırlı değildi. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan dönemde, yeni bir insan tipi, şehir estetiği ve kamusal alan oluşturulmaya çalışılıyordu. Bu nedenle modernleşmenin merkezinde sadece askeri okullar veya bürokrasi değil; resim akademileri, tiyatrolar, müzeler, konser salonları ve şehir planlaması da vardı.
ARTE belgesel serisinin önemli katkılarından biri, modernliği sadece siyasi veya ekonomik bir süreç olarak değil, estetik bir dönüşüm olarak ele almasıdır. Osman Hamdi Bey’in sanatı bu bağlamda merkezi bir öneme sahiptir. Çünkü Osman Hamdi, yalnızca bir ressam değil; Osmanlı toplumunun kendini nasıl göreceği konusunda önemli bir figürdü.
Osman Hamdi Bey
Oryantalist resim geleneğinde Doğu, genellikle dışarıdan, egzotik ve durağan bir dünya olarak betimlenmiştir. Osman Hamdi ise bu temsil biçimine içeriden bir cevap vermiştir. Batı tekniklerini öğrenmiş, ancak Doğu’yu Batı’nın görmek istediği şekilde resmetmemiştir. Bu durum son derece önemlidir; çünkü mesele yalnızca estetik değil, aynı zamanda temsil meselesidir. Kim anlatıyor? Kim bakıyor? Kim tanımlıyor?
Modernliğin temel meselelerinden biri, başkalarının bizi nasıl tanımladığı bir dünyada kendi görüntümüzü oluşturabilmektir.
Osman Hamdi’nin açtığı bu çizgi, sadece resim tarihinin değil, modern Türkiye’nin kültürel egemenlik hikâyesinin de başlangıcını oluşturur. Müze-i Hümayun’un kuruluşundan arkeolojik çalışmalara kadar uzanan geniş etkinlik alanı, bu noktada önemlidir. Çünkü burada yalnızca sanat üretimi değil, geçmişin sahiplenilmesi meselesi de vardır. Hangi eser korunacak? Hangi tarih anlatılacak? Hangi medeniyet mirası yeni toplumun bir parçası olacak?
Modern devletler yalnızca sınır çizmez; aynı zamanda hafızayı da düzenler.
Gezintide Kadınlar, Osman Hamdi Bey
Cumhuriyet’in erken dönemindeki kültür politikaları yalnızca “sanata destek” olarak algılanamaz. Halkevleri’nin kuruluşundan konservatuvarlara, opera çalışmaları ve şehir planlamasına kadar geniş bir alan, aslında yeni bir toplumsal dolaşım sistemi kurma amacını taşımaktaydı. Ankara’nın mimarisi bile bu çerçevede değerlendirilebilir. Yeni başkent, sadece idari bir merkez değil; yeni bir modernlik anlayışının mekânsal ifadesiydi.
Ankara’nın erken Cumhuriyet dönemindeki planlamasına bakıldığında, bunun yalnızca fiziksel bir şehir kurma çabası olmadığı görülüyor. Geniş bulvarlar, kamusal meydanlar, kültür kurumları, opera binaları ve eğitim yapıları birlikte düşünüldüğünde, yeni bir kamusal estetik yaratma çabası anlaşılabilir. İstanbul’un imparatorluk hafızasına karşı, Ankara Cumhuriyet’in gelecekteki tahayyülünü temsil ediyordu.
Erken Cumhuriyet döneminde sanat ile devlet arasındaki ilişki, bugünün liberal kültür anlayışıyla tam olarak açıklanamaz. Çünkü Cumhuriyet’in kurucu kuşağı için sanat, toplumu yeniden inşa etmenin araçlarından biriydi. Müzik reformları,


Yorumlar kapalı.