ABD, kendisine doğrudan bir tehdit oluşturmamasına rağmen, zaman zaman sivilleri ve çocukları hedef alarak “tüm medeniyetimizi yok edeceğiz!” şeklinde İran’a yönelik askeri saldırılarda bulunmaktadır.
İsrail’in terörle mücadele adı altında Gazze ve Lübnan’a karşı uyguladığı orantısız güç de dikkat çekici bir durumdur.
ABD Ankara Büyükelçisi, “sömürge valisi” tavrıyla Türkiye ve bölge için en uygun siyasi rejimin “demokrasi” değil “insaflı otoriterlik” olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bu açıklama, diplomatik teamülleri hiçe sayan bir cesaret örneğidir.
Tüm bu durumlardan hareketle, hem iktidar hem de muhalefet tabanının büyük bir kısmının kamuoyunda ciddi bir tepki gösterdiği aşikardır.
Ancak, iktidar kanadından özellikle ABD’nin İran’a yönelik saldırısı ve ABD Büyükelçisi’nin mevcut yönetimi “otoriter” olarak nitelendiren açıklamasına karşı anlamlı bir tepki geldiğini görebildik mi?
Bu tepkisizlik, iktidarın ülkenin rejiminin artık şeklen bile demokrasi olmaktan çıkıp anti-demokratik bir otoriterlik olarak kabul edildiği şeklinde yorumlanabilir mi?
Öte yandan, kamuoyunun büyük bir kesimince antipatik bulunan mevcut ABD yönetiminin Türkiye’deki iktidarın otoriter yönetimini açıkça övmesi, ana muhalefet için büyük bir fırsat sunuyorken, bu fırsatı değerlendirmenin yollarını bulamayan ana muhalefete ne demeli?
Yeni eksenler ve eksen kaymaları
Son zamanlardaki gelişmeler, Avrupa, Ortadoğu/Körfez ve Türkiye’nin dış politikasında önemli eksen kaymalarına yol açabilir.
İngiltere dahil Rusya dışındaki Avrupa ülkeleri, İran ve Irak dışındaki Ortadoğu ülkeleri ile Türkiye, 2. Dünya Savaşı sonrasında güvenliklerini büyük ölçüde ABD’ye emanet etme yönünde bir tercih geliştirmiştir.
ABD desteğine güvenmekle birlikte, kendi güvenliğini belli bir seviyeye ulaştırabilen ülkeler oldukça sınırlıdır (İsrail, Fransa, Türkiye gibi).
Ancak yakın dönemdeki gelişmeler, ABD’nin güvenilir bir “güvenlik amiri” olup olmadığına dair sorgulamaları beraberinde getirmiştir.
Avrupa ve Körfez ülkeleri, güvenliklerini ABD’ye emanet etmenin bir hata olduğu fikrini benimsemeye başlamıştır.
Körfez ülkeleri, güvenilir ve istikrarlı bir alternatif olarak Çin’e yönelmeyi düşünmektedir.
Avrupa ise, güvenliğini sağlama adına ortak üst politikalar geliştirme arayışına girmiştir.
Bu noktada, Türkiye’den geçmişte önemli siyasi görevlerde bulunmuş Abdullah Gül, geçtiğimiz hafta Yunanistan’da düzenlenen uluslararası Delfi Ekonomik Forumu’nda dikkat çekici bir öneride bulundu.
Gül, ABD’nin İran’a müdahalesini kınayarak, ABD’nin artık Avrupa ve Körfez ülkeleri için güvenilir bir ortak olma özelliğini kaybedebileceği öngörüsünde bulundu.
Çözüm önerisi olarak ise, İngiltere, Avrupa Birliği ve Türkiye’nin ortak bir güvenlik ekseni oluşturmasını tavsiye etti.
Bu İngiltere-AB-Türkiye ekseni, Devlet Bahçeli’nin önerdiği Rusya-Çin-Türkiye ekseni ve Erdoğan’ın “sırtını ABD’ye dayama” politikası ile karşılaştırıldığında, ülkemiz için en mantıklı ve tutarlı vizyon olarak öne çıkmaktadır.
Abdullah Gül’e gelince, kendisini seven de olur, sevmeyen de.
Ancak iktidar ve muhalefet kanadından, bu açık eleştirisi ve öngörüsü ile yarışabilecek başka bir somut çıkış göremediğimi belirtmeliyim.
Ayrıca, kendisine yakın olduğu bilinen Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan’ın aynı günlerde İngiltere Dış İşleri Bakanı ile stratejik işbirliği anlaşması imzalaması ise ihtimal dahilinde bir tesadüf olarak değerlendirilebilir.


Yorumlar kapalı.