1. Haberler
  2. Son Dakika
  3. İlber Ortaylı: Tarihin Canlı Köprüsü

İlber Ortaylı: Tarihin Canlı Köprüsü

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

İlber Ortaylı, Türkiye’nin sadece bir tarihçisi değil, aynı zamanda dağılan bir imparatorluğun mirasıyla modern bir kimlik oluşturma çabası arasında kalan canlı bir köprüydü. Onu “devletçi” veya “fazla cumhuriyetçi” olarak eleştirenler, onun 1947 yılında Avusturya’nın Bregenz Mülteci Kampı’nda, vatansızlığın acımasız koşulları altında doğduğunu sıkça unuttular.

Devlet, Ortaylı için yalnızca bir kavram değil; bir Türk, bir Müslüman, bir mülteci çocuğunun hayata tutunabilmesi için gereken en önemli unsurdu. Yıllar önce Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivleri’nde kendi ailemin göç kayıtlarını incelerken, sararmış belgelerde parçalanmış ailelerin hikâyelerini, annelerinin kucaklarında sınırı geçen bebekleri ve “yurdumuzda doğmuştur” notuyla kaydedilenleri gördüğümde, İlber Hoca’nın neden “devlet” ve “vatan”ı bu denli önemsediğini daha iyi kavramıştım. O anki her yüz, aslında onun bu konudaki derin duygusunun birer yansımasıydı.

Babamın ailesi de t tıpkı İlber Hoca’nın ailesi gibi 93 Harbi sırasında Kırım’dan çıkarak “Osmanlı toprağı” olan Balkanlar’a, Dobruca’ya yerleşti ve Cumhuriyet kurulduktan sonra Türkiye’ye göç etti.

Batı toplumlarında aidiyet genellikle sorun yaratmazken, bu coğrafyada sıkça politik bir tartışma konusu haline gelir. Japonlar aidiyetlerini rahatça ifade ederken, biz bunu yaparken çekingen davranıyoruz. Ortaylı’nın dili, bazılarına sert gelebilir; zira bu dil, ideolojik bir tutum değil, tarihsel bir sürecin ifadesidir. O, idare hukuku hocalığından gelen disipliniyle, bu toprakların kimliğini savunmayı bir zorunluluk olarak gördü. “Biz buradan başka nereye gidebiliriz?” dedi. Bazı kişiler onun düşüncelerini küçümsedi, ancak o, her kesimle iletişim kurmayı başardı. Ölümünden sonra sosyal medyada herkesin onunla çekilmiş fotoğraflarını paylaşması bile bazılarını rahatsız etti. Oysa bu kareler, onun kimseyi ayırmadığını ve kapısını çalan hiçbir insanı geri çevirmediğini gösteren en insani belgelerdi. Batı’nın övgüyle bahsettiği Umberto Eco gibi, o da Doğu’nun hafızasıydı.

Son karşılaşmamız, 2025’in Ağustos ortasında İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin güzel bahçesinde “Doğunun Hafızası, Batının Sesi” konserinde gerçekleşti. Cihat Aşkın’ın kemanı ve Burak Bilgili’nin sesi bahçeyi dolduruyordu. Burak Bilgili “Manastır” türküsünü söylemeye başladığında, protokolün ilk sıralarında oturan hoca, türküye içtenlikle eşlik etti. Konser sona erdiğinde, müze kafesinde etrafı yine kalabalıkla çevrildi. Yanına oturdum ve “Hocam”, dedim, “şu Tatar balasıyla bir röportaj yapın.” Gülümsedi, “Tamam kız, Tuna’yı ara sana takvimden bir gün versin,” diye yanıtladı.

Ağustos 2025, Elif Soyseven ve İlber Ortaylı İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde

Ancak o hastalandı ve o röportajı gerçekleştiremedik. Bunun için derin bir üzüntü duyuyorum.

İlber Hoca’yı ilk kez Fatih Altaylı ile Teke Tek programında gördüm. O dönemde henüz ekranlarda yeni yeni görünüyordu. AKM’ye her gidişimde karşılaşırdık. Yıllar geçti, onun eserlerini okuduk, sohbetlerinden faydalandık. Türkiye’nin hafızası, o “Tatar inadı” ve zarafetiyle aramızdan ayrıldı. Bizlere düşen, onun o meşhur vedasındaki gibi cehaletle mücadele etmeye devam etmektir.

Onun entelektüel duruşu, sadece bir dil yeteneği veya ansiklopedik bilgi birikiminden öte, ilmiye sınıfının son ve görkemli bir tezahürüydü. Halil İnalcık’tan devraldığı sarsılmaz metodolojiyi, Fatih Sultan Mehmet’in evrensel rönesans vizyonu ve Atatürk’ün modern inşa iradesiyle harmanlamıştı. Topkapı Sarayı Müzesi Başkanlığı döneminde, koridorlarda yalnızca turistleri değil, sarayın geçmişteki tüm sakinlerinin ruhunu anımsatan, onlara Yasin okutan oydu. Tarihin yalnızca taşlardan değil, insan ruhundan oluştuğuna dair sarsılmaz inancıydı. Gençliğe verdiği o ünlü “evlenip mobilya alacağınıza dünyayı görün” tavsiyesi, coğrafyayı bir metin gibi okumaya dair kültürel bir manifestoydu. O, 7-8 dili yalnızca konuşmak için değil, dünyayı bir bütün olarak anlamak için birer anahtar olarak kullandı. Bu nedenle, bir köy kahvesinde en basit dille hakikati anlatırken de uluslararası bir kürsüde Doğu’nun sesini yükseltirken de aynı açıklıkla konuştu.

İlber Hoca’nın kaybıyla birlikte yalnızca bir kütüphane değil, bir usul, bir dönem ve bir münevver tavrı da sessizliğe gömüldü. O, coğrafyanın bir toprak parçası olmaktan çıkıp bir “vatana” dönüşmesini sağlayan devasa bir hafızaydı. Kitapları kütüphanemin rafında hocası Halil İnalcık ile birlikte duruyor. Kemal Karpat, J.J. Rousseau, Duverger, Kışlalı, Sander, Eco, Barthes, Bourdieu ve Lewis de ona eşlik ediyor. Onun zihnindeki muazzam sentez, Doğu ile Batı’nın bitmek bilmeyen valsini temsil ediyor. “Tarihini bilmeyen millet yok olur” uyarısı, “geçmişten de gelecekten de sorumluyuz” diyen bir pusulaydı. Derinlikten uzak, sığ ve köksüz her türlü fikre karşı sarsılmaz bir kale gibi duran hoca, entelektüel bakış açısını “size sunulanla yetinmemek, sorgulamak ve karşılaştırmak” olarak tanımlardı.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
İlber Ortaylı: Tarihin Canlı Köprüsü
+ -
Giriş Yap

İa Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.