1. Haberler
  2. Son Dakika
  3. Siyasette Yeni Dönem: Kriz ve Değişim Süreci

Siyasette Yeni Dönem: Kriz ve Değişim Süreci

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Siyaset, çoğu zaman günlük olayların ötesinde biriken kırılmalarla yeni bir tarihsel atmosferin şekillendiği dönemlerden etkilenir. Lübnanlı yazar Amin Maalouf, “Uygarlıkların Batışı” adlı eserinde 1979 yılı ve sonrasını böyle bir dönüm noktası olarak tanımlamaktadır. Ona göre, o yıllarda yaşananlar yalnızca tekil olaylardan ibaret değil; İran İslam Devrimi, Thatcher ve Reagan’la birlikte Batı’da yükselen muhafazakâr dalga ve küresel ideolojik dengelerdeki kaymalar, aynı “zamanın ruhu”nu yansıtıyordu. Tarihsel süreçlerden öğrendiğimiz üzere, farklı bölgelerdeki gelişmeler benzer bir yönde ilerlemeye başladığında yeni bir çağın kapısı aralanır.

Geriye dönüp birkaç yıla baktığımızda, benzer bir yoğunlaşmanın yaşandığını görmek kaçınılmaz. 7 Ekim 2023’te gerçekleşen Hamas saldırısının ardından Ortadoğu’da patlak veren güvenlik dalgası, İran-İsrail gerilimindeki artış, Hizbullah’ın zayıflaması, Suriye’de Esad rejiminin istikrarsızlaşması, ABD’de Trump’ın ikinci döneminde değişen güvenlik politikaları ve Avrupa’daki devam eden Rusya-Ukrayna savaşı, artık yalnızca dış politika başlıkları değil. Bu gelişmeler, dünya genelinde siyasetin dilini, sınırlarını ve olanaklarını yeniden şekillendiren bir güvenlik iklimi yaratıyor.

Türkiye’nin de bu yeni dönemin sancılarını hissettiği açık. Küresel düzlemde yaşanan olayların beklenen ve henüz öngörülemeyen etkileri, ülkenin iç siyasi yapısını da etkilemektedir. Bu dönüşüme hazırlıklı olmak ve ortaya çıkan etkileri yönetebilmek, ülkenin siyasi aktörleri ve geleceği açısından hayati bir önem taşıyor.

Kimlik Siyasetinden Sosyoekonomik Fay Hatlarına

Türkiye’nin mevcut kriz dönemini anlamak için yalnızca dış politikaya odaklanmak yeterli değil; toplumsal zemindeki değişimleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Seçim sonuçları, 2002 yılından bu yana adeta bir kimlik sayımına dönüşmüştü. Bekir Ağırdır’ın “Üç Türkiye” olarak tanımladığı yapı, bu durumu net bir şekilde ortaya koyuyor. Kıyı metropollerindeki CHP, Orta Anadolu’da hakimiyet kuran AK Parti ve Güneydoğu’daki Kürt siyasal temsili, bu tabloyu oluşturuyordu. Ancak son yıllardaki veriler ve seçim sonuçları, bu kimliksel fay hatlarının çatlamaya başladığını gösteriyor.

IstanPol’de meslektaşlarımla gerçekleştirdiğimiz ve ilçe düzeyindeki seçim sonuçlarını sosyoekonomik gelişmişlik kademeleriyle karşılaştıran araştırmamız, siyasi tercihlerin giderek daha belirgin bir şekilde ekonomik ve mekânsal katmanlar boyunca şekillendiğini ortaya koyuyor.

2019 ve özellikle 2024 yerel seçimleri, bu açıdan önemli bir kırılma noktası oldu. CHP, kıyı metropollerindeki gücünü pekiştirirken, orta sosyoekonomik kademelerde de genişleme kaydetti. Buna karşın alt sosyoekonomik kademelerde Cumhur İttifakı’nın tabanı büyük ölçüde korunurken, düşük gelirli muhafazakâr seçmenler arasında yeni arayışların başladığı gözlemleniyor. Yeniden Refah Partisi’nin bu segmentteki yükselişi, memnuniyetsizliğin yeni siyasi kanallar aradığını gösteriyor.

Bu durum, Türkiye’de siyasi rekabetin sosyoekonomik eşitsizlikler temelinde yeniden şekillendiğini gözler önüne seriyor. Başka bir deyişle, seçmen tercihinde derin bir hareketlilik yaşanıyor. Ancak büyük kriz dönemleri, aynı zamanda rejimlerin kendini yeniden üretme yollarını bulduğu süreçlerdir.

Siyasetin Kuralları Yeniden Yazılırken

Türkiye’de iktidarın izlediği siyasi stratejiler de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Otoriter ya da otoriter eğilimli yönetimler, krizleri sıklıkla siyaseti yeniden yapılandırmanın araçları olarak kullanır. 2024 seçim haritası ve muhalefette birden fazla aktörün yönetim kapasitesinin sergilenmesi, iktidar açısından mevcut siyasi yaklaşımın değiştirilmesini ya da siyasetin zeminini yeniden inşa etmeyi gerektiriyordu. Mevcut rejim koşullarında ilki pek gerçekçi görünmüyor, bu durumda devreye giren unsur, siyasetin zeminini değiştirmek oldu.

Bunun ilk adımı, Kürt meselesine ilişkin kontrollü açılım sürecinin yeniden gündeme gelmesiydi. Bu adım, bölgesel gelişmeler açısından bir önlem olarak değerlendirilse de, iç siyasette önemli bir yeniden hizalanma mekanizması haline geldi. Süreç, seçimlere giderken kendiliğinden dört cephe oluşturdu: İktidar kanadı, DEM Parti, daha bağımsız bir konumda duran CHP ve süreç karşıtı milliyetçi muhalefet. Bu tartışmanın nasıl ilerleyeceği ve sonuçlarının ne olacağı, siyasal rekabet içinde yeni gerilim hatları oluşturuyor.

İkinci ve belki de daha kritik adım, siyasal rekabetin kurumsal sınırlarının yeniden belirlenmesidir. Belediyeler, muhalif aktörler ve sivil alan üzerindeki yargı baskısının artışı, siyasi rekabetin alanını daraltarak değişim ihtimalini kontrol altında tutan bir mekanizma işlevi görmektedir. Ekrem İmamoğlu ve diğer seçilmiş siyasetçilerin oyun dışına itilmeye çalışılması, muhalefetin yönetim kapasitesini doğrudan hedef alıyor.

Üçüncü boyut ise güvenlik siyasetinin bu kez “dış tehdit” ekseninde şekillenmesidir. Ortadoğu’da genişleyen savaş ve İran etrafındaki yeni gerilim hattı, Türkiye’de iç siyasetin dilini kaçınılmaz olarak değiştiriyor. Siyaset bilimi literatüründe, kriz ve savaş dönemlerinin siyasal rekabeti nasıl yeniden çerçevelediğine dair önemli kaynaklar mevcuttur. Uluslararası literatürde “bayrak etrafında toplanma etkisi” olarak bilinen dinamik, kriz anlarında liderlerin daha geniş bir meşruiyet alanı elde edebildiğini gösteriyor. Bu durum, özellikle güç kaybeden ya da gücünü pekiştirmek isteyen otoriter eğilimli liderler için önemli bir fırsat sunuyor.

Böyle dönemlerde siyasal tartışmanın ekseni de değişiyor. Ekonomik performans, gelir dağılımı veya yerel yönetim performansı gibi konular gündemin merkezinden kısmen çekilirken, “ulusal güvenlik”, “devletin bekası” ve “bölgesel tehditler” siyasal rekabetin ana çerçevesi haline geliyor. Bu tür bir ortamda muhalefetin hareket alanı da daralıyor; çünkü güvenlik söylemine doğrudan karşı çıkmak çoğu zaman siyasi maliyetler doğuruyor.

Aynı güvenlik iklimi uluslararası düzeyde de farklı sonuçlar doğuruyor. Bölgesel savaşın genişlediği dönemlerde, Türkiye gibi stratejik konumda bulunan ülkelerin dış politikadaki önemi artıyor. NATO’daki rolü, Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan güvenlik hattındaki konumu, ABD’nin Ortadoğu’daki yeni politikasındaki rolü ve Avrupa’nın enerji ile göç yönetimi açısından Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç, Ankara’ya daha geniş bir uluslararası manevra alanı sağlıyor.

Bu tür dönemlerde ülkelerin stratejik değerinin artması, iç politikadaki baskıların uluslararası alanda daha sınırlı tepki görmesine yol açıyor. Güvenlik öncelikleri, demokratik standartlara yönelik eleştirilerin arka plana itilmesine neden olabiliyor; bu durum, bir süredir Türkiye’nin gündeminde de görülmektedir.

Kriz Çağında Siyasetin Yeni Dengesi

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
Siyasette Yeni Dönem: Kriz ve Değişim Süreci
+ -
Giriş Yap

İa Haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.