Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde oluşturulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, nihayet ‘süreç’ raporu üzerinde bir mutabakata vardı. Rapor yayımlandı ve Komisyon’un misyonu da bu şekilde sona erdi. Raporun içeriği üzerine yürütülen tartışmalar oldukça çeşitli. Ancak, hem hükümetin hem de Abdullah Öcalan’ın beyanatları, sürecin beklenildiği gibi ilerlediğini gösteriyor. Raporun altıncı ve yedinci bölümlerinde yer alan ‘demokratikleşme’ adımlarının kısa sürede atılmasını bekleyen kimse yok gibi görünüyor. Şu anki odak noktası, PKK’nın silahsızlandırılması için gerekli olan ‘eve dönüş yasası’nın çıkarılması üzerine kurulu.
Bu süreçte, Türkiye’deki Kürt kamuoyunun ruh halini anlamak amacıyla, Kürtler üzerinde gerçekleştirdikleri kamuoyu araştırmalarıyla tanınan Rawest’in Genel Müdürü Roj Girasun ile konuştum.
Roj Girasun, genç yaşlardan itibaren Kürt siyasi hareketinin içinde yer almış, ancak son dönemde özgün bir söylem geliştirdiği için kendi hareketini eleştiren bir figür haline gelmiş bir isim. Girasun’u Kürt hareketinin eleştiri hattına sokan en önemli etkenlerden biri, Rawest’in Selahattin Demirtaş’ın popülaritesini ölçen araştırmaları. Rawest, Mayıs 2024’te yayımladığı araştırmanın başlığını “Kürtlerin ilk sivil lideri Selahattin Demirtaş: Kürtleri birleştiriyor, Türkleri uzaklaştırmıyor” şeklinde belirlemişti. Girasun, yaptıkları benzer araştırmaları kamuoyuna açıklamaktan çekindiklerini, 2024’te gördükleri tepkilerin etkisiyle hissettiğini ifade etti.
Girasun, Demirtaş’ın çizgisini savunurken verilerle konuşmaya özen gösteriyor. Ancak Demirtaş’ın politik hattına yakınlığı, Öcalan gerçeğini kabul ederek analiz yapmasına engel olmuyor. Ona göre, Öcalan ve Demirtaş, farklı liderlik tarzlarını temsil etseler de birbirlerinin alternatifi olmak zorunda değiller. Girasun, sürecin başarısının yalnızca Öcalan ile Demirtaş’ın birbirini tamamlayıcı roller üstlenmesiyle mümkün olacağına inanıyor.
Girasun’un dikkat çektiği bir diğer iddia ise, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde Kürt siyasetinin adayı olarak Selahattin Demirtaş’ın öne çıkacağı yönünde. Bu öngörüsünün arkasında yatan motivasyonu tam olarak anlamak güç; belki de cezaevinde Demirtaş ile yaptığı görüşmelerden edindiği izlenimlerdir. Zira böyle bir izlenimi olmayan biri, “Demirtaş cezaevinden çıktığında siyaseti bırakıp evde oturmaz” ifadesini kullanamazdı.
Kürt seçmenin Cumhuriyet Halk Partisi ile ilişkisine dair veriler üzerinden yaptığı yorumları da dikkat çekici bulacağınızı düşünüyorum.
“2002 Dünya Kupası’nda PKK yönetici kadrosunun da Türk Milli Takımı’nı tuttuğuna dair anekdotlar dinledim”
-Küçük yaşlardan itibaren aktif bir şekilde Kürt siyasi tartışmalarının içinde yer alıyorsunuz. Diyarbakır-İstanbul arasında mekik dokuyan bir hayatınız var. Bugünü konuşmadan önce, geçmişe nasıl geldiğinizi sormak istiyorum. Nasıl bir çocukluk geçirdiniz, hangi aile içinde büyüdünüz?
Politik bir ailede dünyaya geldim. Çocukluğuma dair ilk hatıralarım, evdeki ve ülkedeki siyasi gündemle iç içe geçmiş durumda. Yedi yaşındaydım; Öcalan’ın yakalanması, 1999 seçimleri, Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) barajı geçememesi, Ahmet Kaya’nın ölümü gibi olaylar evde sıkça tartışılan konulardı. Seçim akşamı herkes televizyonun başında toplanmıştı. Detayları tam anlamasam da önemli şeylerin yaşandığını hissediyordum. Yasaklı bir Newroz’da Diyarbakır Batıkent Meydanı’na yapılan yürüyüşü hatırlıyorum; o günlerin gerginliği evde oldukça konuşulurdu.
Cizre’den Diyarbakır’a göç etmiş bir aileyiz. Babam devlet memuruydu ve göçümüzün nedeni büyük ölçüde politik sebeplerdi. Evde faili meçhul olaylar ve gözaltılar sık gündeme gelirdi, bunlar akrabalar ve arkadaşlar arasındaki sohbetlerin doğal başlıklarıydı. Ancak ben çocuk olduğum için siyasetten çok futbola ilgi duyuyordum. Dünya Kupası albümlerini biriktiriyordum. Eve her gün siyasi gündemi takip etmek için gazeteler girerdi, ben ise o gazetelerden futbolcu fotoğraflarını kesip albüme yapıştırıyordum. O gün albüm eki varsa mutlaka gazeteyi bulurdum.
2002 Dünya Kupası’nda Türkiye’yi destekliyordum. O dönem çatışmasızlık dönemiydi ve o dönemde Diyarbakır’daki hava da Türk milli takımını destekleyen bir atmosfer içerisindeydi. Hatta ilginç bir anekdot paylaşacağım; 2002 Dünya Kupası sırasında cezaevinde olan birisi bana anlatmıştı ki, o dönemde Bursa Cezaevinde PKK’nin yönetici kadrosu da Türk Milli Takımı’nı destekliyordu. Bu belki teyit edilmesi gereken bir durum ama cezaevinde yatan biri tarafından aktarılmış bir anekdot.
“Araştırmalarımızın ortaya koyduğu sonuç şu: Kürt toplumunun yüzde 80’i milli maçlarda Türkiye’yi destekliyor”
-Bugün örgütün lideri devletle müzakere halinde ve kendileri örgütün feshine onay verdiler. Bu şartlar altında eğer yine bir Dünya Kupası olursa, PKK’nın yönetici kadrosu yine Türkiye’yi mi tutar sizce?
Bunu bilemem. Ancak bir kamuoyu araştırmacısı olarak şunu söyleyebilirim; milli maçlarda Türkiye’deki Kürt toplumunun Türkiye’yi destekleyenlerin oranı yüzde 75-80, rakibi destekleyenlerin oranı ise ancak yüzde 8-9’dur. Süreç olumlu bir şekilde sonuçlanırsa, bu oranların daha da düşeceğini düşünüyorum. Türkiye’deki Kürt toplumunun çoğunluğu, Türk milli takımı başka bir takımla karşılaştığında kesinlikle destekliyor.
-Hazır rakamlar üzerinde konuşurken, Rawest’in Mayıs 2024 tarihli araştırmasında elde ettiğiniz bulguları hatırlatmak isterim. Araştırmaya göre, DEM Partililerin üçte ikisi Demirtaş’ı lider olarak görüyor. Demirtaş, Kürtler arasında 10 üzerinden 7,1 puanla en itibarlı lider çıkarak, 5,5 puanla Ekrem İmamoğlu’nu takip etmişti. Leyla Zana da üçüncü sıradaydı. Kürtler, DEM’den sonra kendilerine en yakın parti olarak CHP’yi görüyordu. Son bir buçuk yılda yaşanan dramatik siyasi gelişmeler ışığında bu araştırmayı güncellemeyi düşünüyor musunuz?
Kürt meselesi, Türkiye siyasetinde belli aralıklarla yeniden gündeme gelen ve her defasında yeniden anlamlandırılması gereken bir konu. Bu bağlamda Demirtaş’ın pozisyonu da doğal olarak değerlendirilmelidir. Dolayısıyla hem Kürt meselesinin gelişimi hem de Kürt siyasetinin seyri ile Demirtaş’ın bu siyasi dinamik içindeki rolünü ölçmeye ve tartışmaya devam edeceğiz. Ancak bu değerlendirmelerin hangi zaman aralıklarıyla yapılacağı konusunda belirlenmiş bir takvim yok.
“Öcalan ve Demirtaş’ın liderlik tarzları birbirinin alternatifi olmak zorunda değil, birbirini tamamlayabilen rollere dönüşmeleri mümkün”
-Bu

