Emin Alper, filmlerinde ‘öteki’yi cesurca ele alan ve hikâyenin geçtiği mekanlarla birlikte karakterlerinin siyasal duruşunu da yansıtan bir yönetmen olarak tanınıyor. ‘Tepenin Ardı’ndan ‘Kurak Günler’ gibi eserleriyle hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda dikkat çeken bir isim. Son filmi Kurtuluş’un ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nde yaptığı konuşma, özellikle Batılı ülkelerin göz ardı ettiği Gazze’deki soykırımla ilgili tespitleriyle gündem oldu. Alper, “Bugün İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma şahit oluyoruz, Filistinlileri yüzüstü bıraktık” diyerek dikkatleri üzerine çekti. Yönetmen, hak ihlalleri konusunda eleştirilerini açıkça dile getirmekte bir sakınca görmüyor ve İslamcı aydınların eleştirilerine de atıfta bulunarak, kendine demokrat diyenlerin önce kendi ülkelerindeki hak ihlallerine ses çıkarmalarını bekliyor.
Emin Alper ile Berlin dönüşü bir araya geldim ve söyleşimizi gerçekleştirdik. İşte bu söyleşiden bir alıntı:
“Berlin’e giderken gerçekten kimden bahsedeceğimizi bilemez hale geldik. Kendi aramızda konuşuyorduk nasıl bir politik duruş sergileyeceğiz diye. Çiğdem’den mi bahsedelim, Tayfun’dan mı bahsedelim, Can’dan mı bahsedelim, Osman Kavala’dan mı bahsedelim, Demirtaş’tan mı bahsedelim, İmamoğlu’ndan ve arkadaşlarından mı bahsedelim? Yani öyle bir hale geldik ki gerçekten bize verilen o kürsüyü kimin için kullanacağımızı bilemez hale geldik.”
Emin Alper ve Murat Sabuncu
– Bu yıl 76. Berlin Uluslararası Film Festivali, Gazze tartışmalarıyla anılacak. Açılış gecesinde jüri başkanı Wim Wenders, “sinemacılar olarak siyasetin dışında kalmalıyız” diyerek çok sayıda eleştiri aldı. Siz, film sonrası ve basın toplantısında “bugün İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma şahit oluyoruz, Filistinlileri yüzüstü bıraktık” dediniz. Bu konuşmadan sonra neler yaşandı?
2024’ten beri Berlinale’nin dikkat çekici bir odak haline geleceğini gözlemliyoruz. Berlinale, kısmen özerk bir yapı olmasına rağmen, Alman hükümetinin finansal desteğini alıyor ve bu durumun etkisi altında. Bu durumu bizzat deneyimledim. Berlinale yöneticileri açık fikirli olmaya çalışsalar da, hükümetin baskısına maruz kalıyorlar. Bu nedenle 2024’ten bu yana çeşitli boykot çağrıları yapıldı. Biz de bu çağrıları yakından takip ettik. 2026 için Film Workers on Palestine ve Palestine Film Institute gibi kurumlar boykotu destekleseler de, boykot yapmayan sinemacıların da orada bulunup seslerini duyurmasını önerdiler. Bu nedenle Berlinale’ye film göndermemek bizim için anlamlı olmayacaktı. Dolayısıyla orada politik duruşumuzu sergilemek üzere filmimizi gösterme kararı aldık.
Bunu yaparken, Wenders’in açıklamalarına karşılık bir söz hakkımız olduğunu hatırlatarak, Gazze’deki soykırım hakkında basın toplantısında detaylı bir şekilde konuştum ve film sonrası hazırladığım metni okudum.
Boykot ancak güçlü bir irade ve kolektif bir hazırlıkla anlam kazanır. Ancak 2024’ten beri Berlinale’de böyle bir irade oluşmadı. Sinemacıların bir araya gelmesi, metin imzalaması ve büyük bir çağrıyla çıkması gerekiyordu. Ancak bu sağlanamadı. Bu tür bir topluluk oluşturmak zor. Bu nedenle bireysel protesto yerine orayı bir kürsü olarak kullanmayı tercih ettik.
– Sanatın ve sanatçının dönemiyle ilgili yorumlarınızı merak ediyorum. Genelde ötekini görmezden gelen bir yaklaşım var. Bu bağlamda Wenders’in son durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Wenders’in durumu oldukça spesifik. O, geçmişte politik işler yapmış bir isim. Bugün, bu tutumu Alman kimliğiyle açıklamak mümkün. Almanya’da saygı gören biri olarak, bu durum tarihsel bir suçluluk psikozuyla bağlantılı. Alman yasaları, İsrail’i koruma zorunluluğunu, neredeyse ulusal kimliğin bir parçası haline getirmiştir. Bu durumun değişmesi zaman alacak. Almanya’nın Nazi soykırımıyla yüzleşmesi süreci gibi, bu da uzun bir zaman alacak.
– Ancak yaşananlara karşı sessiz kalmak da kabul edilemez görünüyor.
Kesinlikle. Bizde de Ermeni soykırımı konusunda benzer bir durum var. Ancak birçok aydın, bu konuda “hayır, soykırım olmuştur” diyebiliyor. Wenders’in de bu tür tabu konular üzerine konuşması beklenebilir.
– Hrant Dink anmasında insanlık hikayesinin değişmesi gerektiğinden bahsettiniz. Sanat, birlikteliği sağlama noktasında önemli bir araç mıdır?
Kesinlikle. Sanatçılar, akademisyenler ve entelektüeller konuşmazsa, kim konuşacak? Bu noktada sinema, halkların dayanışmasına önemli bir zemin sunabilir.
– Sinema halkların dayanışmasına bir alan açma noktasında önemli bir unsur mudur?
Evet, ama bu mütevazilikle birlikte. Tek başına bir film değil, birçok film ve sanatçının ortak duruşu bu konuda önemli bir değişim yaratabilir. Bizim katkımız, bu mücadelede küçük bir tuğla koymak gibi.
– Gazze’deki soykırım hakkında yaptığınız konuşmanın ardından nasıl tepkiler aldınız?
Çoğunlukla olumlu tepkiler aldık. Özellikle orada yaşayan muhalif Almanlardan “sonunda birileri konuştu” gibi ifadelerle karşılaştık. Ancak eleştirenler de oldu; “niye gidiyorsunuz” diyenler vardı. Oysa gitmemenin etkisi çok zayıf olacaktı.
– Festivalde izlediğiniz bir filmden bahsetmiştiniz. İlker Çatak’ın Sarı Zarflar filmi, Türkiye’de yaşananları cesurca anlatan bir yapım. Bu gibi filmleri platformlara taşımanın önemi nedir?
Filmimizi dünyaya sunduğumuz platformları



