76. Berlin Film Festivali’nde gündeme gelen “sanat politikaya bulaşmalı mı?” tartışması, bu haftanın en çok konuşulan konularından biri oldu. Olaylar, festivalin Uluslararası Jüri Başkanı Wim Wenders’ın “Siyasetin dışında kalmalıyız” şeklindeki açıklamasıyla başladı ve durulmadı. Sinemanın politikadan bağımsız var olma imkanı var mı? Film festivalleri apolitik bir şekilde işleyebilir mi? Berlin’deki olayları bu çerçeveden ele alalım: Kim korkar politik sanattan?
Berlinale, web sitesinde kendisini “önde gelen film festivalleri arasında en politiği” olarak tanımlıyor. Arap Baharı sonrası bölgeye yönelik programlar düzenleyen festival, 2023’teki açılış töreninde Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’yi konuk etti ve İran’daki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketine destek mesajları verdi. Ancak Filistin meselesi söz konusu olduğunda benzer bir açıklık sergileyemedi. Gazze’de yaşanan soykırımın göz ardı edilmesi, festivale yönelik sert eleştirilerin ve son yıllarda artan boykot çağrılarının hedefi olmasına neden oldu.
Ben bilmem festivalim bilir
Wim Wenders, festivalin açılış gününde Filistin’e karşı tutumları hakkında gelen soruya “Politikanın dışında kalmalıyız çünkü politik filmler yaptığımızda politikanın alanına girmiş oluruz. Oysa biz politikanın tam tersiyiz. Politikacıların işini değil, insanların işini yapmalıyız” şeklinde yanıt verdi. Wenders’ın ardından konuşan sanatçılar da benzer bir yaklaşım sergiledi. Michelle Yeoh, “ABD’deki politik durum hakkında konuşabilecek konumda olduğumu düşünmüyorum. Bizim için önemli olana, sinemaya odaklanmak istiyorum,” dedi. Neil Patrick Harris ise, “Bir sanatçı olarak her zaman apolitik şeyler yapmaya ilgi duyuyorum,” ifadesini kullandı. Rupert Grint ise faşizmin yükselişi hakkında “Elbette karşıyım. Ama konuşacağım anları seçiyorum,” diyerek yanıt verdi.
Ancak bu sanatçılar, politikanın yaşam ve sanattan ayrı düşünülemeyeceğinin farkında olan isimler. Wenders, The Logic of Images: Essays and Conversations kitabında “Her film politiktir. En politik olanlar ise politik olmadıklarını iddia eden eğlence filmleridir, çünkü değişim ihtimalini reddeder, düzenin reklamını yaparlar” yazmış ve 2024 Berlinale’de festivalin politik tavır alma geleneğini desteklediğini belirtmişti.
Yeoh, En iyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazanan ilk Asyalı olarak, Hollywood’daki yaşçılık ve Asyalı yaratıcıların karşılaştığı temsiliyet sorunları hakkında aktif bir şekilde konuşan bir isim. Harris, How I Met Your Mother dizisindeki heteroseksüel Barney Stinson karakteriyle tanınan ve bu rolüyle dönemi için önemli bir figür haline gelen bir gay oyuncu. Harry Potter serisiyle tanınan Grint ise, JK Rowling’in transfobik açıklamalarına karşı çıkan bir sanatçı olarak dikkat çekiyor. Bu bağlamda, Berlin’de birdenbire “ben bilmem festivalim bilir” tavrına girmeleri, Berlinale’nin katılımcılarını politik tartışmalardan, özellikle Filistin konusundan uzak tutma çabası olarak yorumlanabilir. (Öte yandan, Harris’in 2019 yılında Tel Aviv’deki Gay Pride etkinliğinin resmi elçisi olduğunu da hatırlamak gerekiyor.)
Berlin film festivali politik bir aktördür
Burada dikkat çeken bir durum, Berlinale’nin ne kadar tepki verse de, politik bir aktör olduğu gerçeğidir. Zira büyük bir film festivali, yalnızca film gösteren tarafsız bir alan olamaz. Her kültürel alan, güç ilişkileri içinde faaliyet gösterir; katılımcılarına meşruiyet sağlar, kültürel değer ve ideolojik konum üretir. Artan otoriterleşme ve faşizmin karşısında “sinema politik değildir” demek, aslında kendisi de politik bir söylemdir. Wenders’ın verdiği “eğlence filmleri” örneğinde olduğu gibi, “Ben politik değilim” demek de mevcut güç düzenini sorgulamamak anlamına gelir. Bu da, çoğu zaman düzeni sorgulamayanların, düzenden en çok fayda görenler olduğu gerçeğini ortaya koyar.
Wenders’ın “politikacıların işini yapamayız” derken, politikanın kirli bir alan olduğu izlenimi vermesi ise, ilk bakışta ahlaki bir mesafe çağrısı gibi görünebilir. Ancak siyaset, yalnızca devletlerden veya hükümetlerden oluşmamakta; kamusal alanlarda bir araya geldiğimiz, düşündüğümüz ve konuştuğumuz her an, politikanın kendisine dahildir. Sanatçılar da bu süreçten ayrı, hesap veremez varlıklar değildir.
Sanatçılar politika için fazla mı salak?
Sanatçıların politika hakkında görüş belirtmemeleri gerektiği, çünkü bunu yapmak için fazla kıymetli veya dünya meselelerinden habersiz oldukları yönündeki görüşler de sıkça dile getiriliyor. Festivalde konuşan Ethan Hawke, bu görüşte olanlardan biriydi. Hawke, ünlü isimlerin faşizm gibi konularda söz alma sorumluluğu hakkında, “Ruhsal rehberlik ya da akıl almak için bakacağınız son yer muhtemelen jet-lag olmuş, sarhoş, filmleri hakkında konuşan bir grup sanatçıdır,” ifadesini kullandı.
Bu, oldukça kolay bir kaçış yolu. Kimse sanatçılardan ABD dış politikası hakkında derinlemesine analiz yapmalarını ya da halka akıl hocalığı yapmalarını beklemiyor. Beklenti, tüm dünyanın onları izlediği anları, sadece kendilerini övmek ve övülmeyi beklemek dışında bir amaçla, ezilenlere ses olmak için kullanmalarıdır.
Berlinale direktörü Tricia Tuttle, sinemacılardan “kendilerine yöneltilen her soruya yanıt vermeleri beklendiğini” ve “mikrofon tutulduğunda aslında başka konular hakkında konuşmak isterken, karmaşık düşünceleri kısa bir şekilde ifade edemedikleri için eleştirildiklerini” belirtti. Ancak bu savunma da pek ikna edici değil.
Sanatçıların çok şey söylemesine gerek yok. Ama “soykırım sona ermeli,” “faşizme karşıyız,” “sansüre hayır” gibi basit mesajları iletme yeteneğinden yoksun olduklarını düşünmüyorum. Aksine, sanatçıların hiçbir kamu sorumluluğu olmadan, yalnızca fotoğraflanıp büyük kazançlar elde ettikleri günlerin geride kaldığına inanıyorum. Bu noktada, sokakta mikrofonla karşılaşan ünlülerden değil, politik bir atmosferde gerçekleşeceği belli bir film festivalinde, gazetecilerin karşısına çıkacaklarını bilen bir grup sanatçıdan bahsediyoruz. Filmlerini tanıtmadan önce detaylı bir medya hazırlığı yapan isimler, bu sorulara da kendilerini hazırlayabilirler.
Ses çıkaran sanatçılar
Neyse ki, Ethan Hawke konuşmasını “Faşizme karşı mücadele eden her şeyin yanındayım” diyerek tamamladı. Festivalde, başta müzisyenler olmak üzere ses çıkaran sanatçılar da az değildi. Festivalde The Moment belgeseliyle yer alan Charli XCX, filmi neden Berlin’de yayınladığı sorulduğunda, festivalin “politik ve güçlü bir toplumsal perspektifi olan filmlerden kaçınmamasını takdir ettiğini” ifade etti. The Ballad of Judas Priest belgeselinin eş yönetmeni olarak festivalde bulunan Rage Against the Machine gitaristi Tom Morello, “Ne tuhaf bir zamanda yaşıyoruz, hem en sevdiğin gruplardan biri hakkında belgesel yapabiliyor hem de faşizme karşı mücadele edebiliyorsun,” dedi. Ayrıca, Booker ödüllü yazar Arundhati Roy’un festivalden çekildiği bilgisi de dikkat
